[Üye Olmadan Linkleri Göremezsiniz. Üye Olmak için TIKLAYIN...]
Bir milletin sosyal yapısı

ekonomik ve kültürel hayatı ile devlet teşkilatı çok mükemmel olabilir. Ama bunların özellikle dış tehlikelere karşı korunması ve devam ettirilmesi için güçlü bir askeri düzene de ihtiyaç vardır. Ordu millet olan Türklerin en büyük hususiyetlerinden birisi de savaşçılıklarıdır. Barış zamanında günlük işleriyle meşgûl olan halk

savaş zamanında çoluğundan-çocuğuna top-yekûn seferberlik halinde bulunuyorlardı. Türk tarihine ait kaynaklardan öğrendiğimize göre; savaş ve ordu komutanlığı sadece erkeklerin işi değildir. Kadınlar birliklere veyahut da ordulara kumanda edebildikleri gibi

at üstünde okları

yayları ve kılıçları olduğu halde savaşlara katılıyorlardı . Özellikle harp

Türkler için bir sanat halini almıştı. Onlar için yatakta ölmek en büyük yüz karasıydı.
[Üye Olmadan Linkleri Göremezsiniz. Üye Olmak için TIKLAYIN...]
Türk milletinin tarihinde ilk sistemli ordunun büyük Hun kaganı Mo-tun (Bögü Tonga) tarafından kurulduğu zaman zaman ilim adamlarınca ileri sürülüp

bu şekilde bir kanaat hasıl olmuşsa da

bu doğru değildir. Türklerden haber veren en eski vesikalara baktığımızda

M.Ö. 3000’lerden itibaren askeri birliklere sahip olan Türklerin

bu güçleri sayesinde sürekli Çin sınırlarına taarruzları söz konusudur. Eğer düzenli bir orduya sahip bulunmasalardı

Çin imparatorluğu Türklere karşı 9. asırdan itibaren yapımına başlanan Çin Seddi’ni meydana getirmek zorunda kalmazdı. Bununla birlikte araştırmacılar

Türk ordusunun diğer kavimlerin askeri yapılarından farklı olan üç yönünü tespit etmişlerdir: 1- Türk ordusu ücretli değildir. 2- Türk ordusu daîmidir. 3- Türk ordusu temelde suvarilerden oluşur .
Eski Türklerde bütün erkekler doğuştan asker oldukları gibi

yeri geldiğinde kadınlar da usta birer savaşçıydılar. Türk ordusunun ve milletinin savaşa daima hazırlıklı bulunmasının nedenleri arasında

Orta Asya bozkırlarında yaşamanın güçlüğünün yanısıra

onların sosyal hayatıyla da alâkalıdır. Ekonomilerinin esası konar-göçer hayvancılığa dayalı olan Türkler

zaten yılın yarısından fazlasını hayvanlarının peşinde

dağlarda ve yaylalarda geçirdiğinden

bünye olarak sağlam bir yapıya sahiptiler. Üstelik

yine yılın belirli aylarında zaman zaman bizzat kaganın başkanlığında

bazan da beylerin sevk ve idaresinde bir nev’i askeri talim özelliği taşıyan sürek avları düzenleniyordu ki

bu da Türklerin savaşa ve savaş manevralarına daima hazırlıklı olmaları demekti. Ayrıca insanlar çocukluklarından itibaren koyunların üzerinde ata binmeyi

yay ve oklarla kuşlara nişan almak suretiyle atıcılığı öğreniyorlardı. İyi birer savaşçı olmaya mecburdular

çünkü harp ganimetlerinden elde edilen gelirler de önemli bir meblağ tutuyordu. Mesela bu hususta kaynaklarda şunlar söylenmektedir: Askerler herhangi bir yere girdiklerinde

önlerine çıkan çadırlara veya evlere üstünde kendi işaretleri olan oklarını saplıyordu. Daha önce çakılmış bir okun yanına başkası iliştirmiyordu. Savaş bitip

kesin zafer kazanıldıktan sonra asker

oklarının bulunduğu yerleri yağmalardı. Ayrıca bu yaptıkları savaşlarda ele geçirilen esirlerden insan gücü olarak yararlanılırdı. Bununla beraber kaynaklarda

Türklerin harp esirlerine ve kendilerine sığınanlara son derece iyi davrandıklarına işaret olunuyor. Aman dileyeni öldürmemek gibi bir geleneğin yanısıra

mağlup olanın kılıç veya koltuk altından geçmesi de galibin himayesine girdiğinin göstergesiydi ki

bu duruma özellikle Dede Korkut Hikayelerinde rastlamaktayız .
Hun dönemine ait Çin kaynaklarına baktığımızda

orduyu idare eden yirmidört komutanın varlığından bahsediliyor . Bunların emri altında çeşitli rütbelere mensup askerler bulunuyordu. Kök Türkçe yazıtlarda ordu kelimesi sü terimiyle karşılanmıştır. Abidelerde en çok geçen kelimelerden birisi budur. Türk ordu teşkilatına dair ilk kayıtlar

milattan önce 3. asra ait olup

bu ordu onlu düzene göre yapılanmıştı. Kaynaklardan öğrendiğimiz kadarıyla bu sistem Mo-tun Yabgu zamanında meydana getirilmişti . Ordunun başında bugünkü genelkurmay başkanı yerinde olan Sü-başılar bulunuyordu. Sü-başı terimine ilk defa Türkçe belgelerde 8. yüzyılda rastlamaktayız. 710 yılındaki Türgiş seferi sırasında orduya sü-başı İni İl Kagan komuta etmişti . Uygurlar Türk Devletinin başına geçmeden önce

Basmıl ve Karluklarla ittifak yapmışlar ve Börülüleri (Aşinalar) birlikte ortadan kaldırmaya çalışmışlardı. Bu müttefik ordunun idaresi Uygurların başbuğu Kutlug Bilge Köl Kagan’ın oğlu Moyun Çor’un yönetimindeydi. Yani Uygur şadlarından Moyun Çor da Sü-başılık yapmıştı . Genellikle sü-başılık görevlerine kagan çocukları

kardeşleri veya yeğenleri getirilmekteydi.
Sü-başıdan sonra orduda en büyük rütbe

bizim kanaatimize göre Çabış lıktır. Bilge Tunyukuk şahsına ait yazıtında

kendisinin İl-teriş’in çabışı olduğunu; bilgesi

çabışı ben ök ertim

sözüyle açıklıyor. Çin sınırlarından harekete Aşina Kutlug ile birlikte başlayan A-shih-te Tunyukuk’un

Kutlug’un önde gelen komutanı olma özelliği de bulunmaktadır. Kök Türk tarihinin ünlü devlet adamlarından Köl İç Çor da

Bilge Kagan’ın çavuşluğunu yapmıştır. Onun batıdaki Tarduş beyleri üzerindeki faaliyetleri ve Beş Balık seferlerindeki üstün gayreti artık bilinmektedir. Köl İç Çor da haklı olarak yazıtında bu unvanını şöyle dile getiriyor: Köl İç Çor ançak bilgesi

çabışı erti . Yine Uygur komutanları arasında Çabış Sengün adında meşhur bir şahsiyete rastlamaktayız. 753-754 tarihinde

Uygurlardan Türgiş ülkesine Çabış Tun Tarkan’ın gitmiş olduğunu tespit etmiş durumdayız. Zamanını belirleyemediğimiz Yula Beg adına dikilen Kemçik-Çirgak Yazıtında ise bir Baş Çabış ile karşılaşıyoruz.
Kitabelerde asker manasına sü’den başka çerig kelimesi de kullanılmıştır . Askeri terimler bakımından dünyanın en büyük kültürüne sahip Türk milleti ve ordusunda bütün rütbeler birer birer ayrılmıştır. Her rütbenin vazifesi farklıdır. Bugüne kadar gelmiş olan bu rütbeleri kaynaklardan yola çıkarak ortaya koymak mümkündür.
Eski Türk ordusunda en büyük askerî birlik tümen denilen on bin kişilik kuvvettir ve bunlar “tümen başı” denilen komutanların emrindeydi. Ondan sonra beşbin kişilik birlikler gelir. Beş bin kişinin başkanına ise

Beş bıng er başı denmektedir. Ordunun idaresinde daha sonra Bınga başılar yer alıyordu. Uygur kaganlığının başlangıç yıllarında Köl Bilge Kagan’ın

oğlu Moyun Çor’u binbaşı tayin ettiğini; özümin öngre bınga başı ıdtı

cümlesinden anlamaktayız. Terhin Yazıtında ise

Tölös ve Tarduş beylerinin oğullarından bınga başıların çıktığı görülmektedir . Yine

Terhin Yazıtında ilk defa Tokuz yüz er başı deyimiyle karşılaşmaktayız ki

burada; Tokuz yüz er başı Tuykun Ulug Tarkan Bukug

diye birinin ismi geçiyor. Beş yüz kişinin komutanı ise

Beş yüz başı denmektedir. Terhin Yazıtında

Moyun Çor’a bağlı beyler arasında Beş yüz başı Külüg Ongı ve Beş yüz başı Ulug Öz Inançu ’nun adları sayılıyor. Bundan sonra yüz başılar gelmektedir. Bir de askeri rütbe olarak er başılar vardır.
Savaşta askerler

komutanlarına yüzde yüz itaat etmek zorundaydılar. En küçük bir uygunsuzluk veya isyan hareketinin cezası ölümdü. Savaşa girecek er atının kuyruğunu bağlar veya keserdi ki

buna eski Türkler “tullama” diyorlardı. Kelimenin aslı bugün de Türkçemizde kullandığımız “dul” sözüyle ilgilidir. Atını da bir eş gibi gören Türk

çarpışma esnasında öldüğünde atının ve evdeşinin ersiz kalacağını bildiğinden

savaş öncesi böyle bir tören icra ediyordu. Yine bu suvarilerin en önemli özellikleri çok hızlı olmalarıydı ve hepsinin bir de yedek atları bulunuyordu. Adeta rüzgarla yarışıyorlardı.
13. asır Türkiye Selçuklu hükümdarlarından İzzeddin Keykavus hakkında bilgi veren İbn Bibi’de

bir sultanın erlerine nasıl davranması gerektiği hususunda da şunlara rastlıyoruz: “Askerlerini ara

onların hayvanlarının beslenmesine yardımcı ol. Çünkü asker mertlik ve yiğitlik kaynağı olup; devletin ve halkın koruyucusu

ülkenin kılıcı

padişahın mızrağı

şehirlerin ve beldelerin kalesidir. Onlar felaketleri önleyip

düşmanları uzaklaştırır. Açıklar onlarla kapatılır

işler düzene girer. Erin yoksulunu kolla ki

sırtın sağlam olsun. Başına bir iş gelmeden önce onları dene. Birşey buyurmadan evvel imtihana çek. Aralarındaki vefakâr

yiğit ve er meydanından kaçmayanları seçip

ödüllendir. Çünkü askerin fazlası değil

güçlü ve cesur olanı işe yarar. Şavaşta başarı gösterenlere bol bağışta bulun ve rütbesini yükselt. Birisi senin bayrağının altında şehit düşerse

çocuklarına kucak aç. Ailesine ve akrabalarına onun yokluğunu hissettirme ki

zor anlarında devletine ve sana yardım için canlarını vermek onlara kolay gelsin”. Yine Kitab-ı Diyarbekriyye’de; “hükümdarın askerinin

düşmanlarından ona bir zarar gelmemesi için efendisini gözetmesi gerekir. Emin olmalıdır ki onun hayatı

hükümdarın hayatına bağlıdır”

deniyor . Aynı şeyler bugün de her ordu için geçerlidir.
Silah konusunda Türkler Orta Çağda oldukça ileriydiler. Savaş esnasında çok cesur olan Türk milleti

aynı zamanda zengin maden yataklarına sahipti ve silah işçiliğinde de ustaydılar. Mesela Türk kabilelerinden Bayırkular

sadece at yetişitirciliğinde değil

demircilikte de maharetliydiler. Yine batıdaki On Ok Türkleri demir ticareti de yapmışlardır. Çin kaynakları

Kırgızlardan söz ederken; her yağmurdan sonra topraklarında demir çıkar ve bundan gayet keskin silahlar yaparlardı

diyor. Özellikle arkeolojik kazılar bize Sayan ve Altaylarda çelik üretildiğini

Tanrı Dağlarıyla

Kazakistan’nın güneyinde altın

gümüş

bakır ve demir bulunduğunu göstermektedir . Türk milleti açısından madenciliğin gelişmesi

Türk kaganlarının ordularını en iyi araç-gereçle silahlandırması

Çin kaynaklarında Börüler diye adlandırılan vurucu güce sahip zırhlı suvarilerin bulunması ayrı bir üstünlüktü . Savaş malzemeleri de dahil olmak üzere madenden imal edilen herşeyleri gayet mükemmeldi . Buna dair kalıntılar da elimizde oldukça fazladır.
Kısaca kitabeler ve Divanü Lûgat-it-Türk gibi kaynaklarda geçen savaş araç ve gereçlerinden bazıları şunlardır: At

ok

yay

kılıç

bükte

kıngırak (hançer

kama)

keş

kurman

sadak (okluk)

kın (kılıç ve bıçak kabı)

kalkan

süngüg

kargı

cida

gönder (mızrak)

çomak (bir nev’i topuz)

batrak (ucuna bez bağlanan süngü)

tug (birliklerine göre değişiyordu)

ukruk (kement)

kargu (ateş kulesi)

köbrüge (davul)

yarık

cevşen (zırh)

yoşuk

tubulga (tulga/ miğfer)

küpe-yarık (vücudu kuşatan zırh)

yelme eri (öncü

keşif kolu) .
Bundan başka savaşla ilgili kullanılan birtakım deyimler de vardır ki

onlardan bazıları da şunlardır: Tokımak

süngüşmek (savaşmak)

sülemek (ordu göndermek)

atlıg (suvari)

yadag (piyade)

akınçı (düşmana baskın yapan)

yizek (ordunun önde giden bölüğü)

karakol (bekçi

devriye)

yortug (hakanın yanında bulunan koruma görevlilerinden)

içgirmek (itaata almak) . Ancak Türkçe kitabeler ve diğer vesikalarda savaşla alâkalı daha yüzlerce kelime ve deyim mevcuttur. Bununla birlikte Çin yıllıkları ve Bizans kaynaklarının bildirdiğine göre; Hunlar ve Kök Türkler boynuzdan yaptıkları yaylar

ıslık çalan oklar (arkasında kartal ya da akbaba tüyü olan düz

yivli

çengelli oklar)

süngü

bıçak

kılıç

kement ve kuşatmalarda faydalanılan koç başları vs. değişik silahlara sahip oldukları gibi

davulun yanında boynuz veya diğer madenlerden imal ettikleri boru ya da zurnaları da bulunuyordu. Hatta ordu bandolarının kuruluşunun temelinde bile eski Türk askeriyesindeki davul ve onu izleyen Mehter olgusu yatar . Keza Uygurlar ve Basmıllar da aynı özellikteydiler. Kırgızların ağaçtan yapılmış kalkan ve zırhları kullandıklarına dair kayıtlar mevcuttur. Herhalde atları da zaman zaman ince bir zırhla kaplıyorlardı. Çünkü Asya’nın değişik bölgelerinde buna dair figür ve motiflere rastlanmaktadır .
Uygurlar

yaylarının kirişlerini at kılından yapıyorlardı. Hem kaya resimlerinde

hem de Orkun Vadisi’nde yer alan Bilge Kagan ve Köl Tigin anıt mezarlıklarında gerçekleştirilen kazılarda ise değişik ebatlarda ve özelliklerde ok uçları görülmüştür. Mo-tun devrinden beridir bir savaş aleti olarak vazife gören ıslık çalan okları

herhalde Mogollar da kullanmıştır. Gündelik hayatta karınlarını doyurmak amacıyla

avlarda yararlandıkları ok ve yaya öyle maharetle hükmediyorlardı ki

at üzerindeyken dahi ileriye

geriye

sağa ve sola oklarını gönderebiliyorlardı. Anna Komnena bu hususta şöyle diyor: “Bir Türk kovalamaya geçmişse

düşmanını ok atarak haklar. Kendisi kovalanıyorsa

okları sayesinde üstün gelir. Fırlattığı ok uçarak ya ata

veya atlıya saplanır. Ok çok güçlü bir elle gerilmişse

gövdeyi delip

geçer. Türkler gerçekten çok usta okçulardır”. Ok sadece bir savaş aleti değil

aynı zamanda hakimiyet sembolü olduğu gibi

resmi evrakları da bal mumu ve ok ile damgalıyorlardı . Bunlar altın

gümüş

bakır

pirinç ve demir nev’inden madenlerden yapılırdı. Okların ucundaki demir parçaya “temren”

arkasındaki tüye “yülek” veya “yelek”

yaya sarılan sırmaya “toz” denmekteydi. Yaylar için yapılmış herhangi bir özel kaba rastlanmamakla beraber

umumiyetle kola veya omuza asılarak taşınırdı. Yakın çarpışmalarda kılıç

mızrak

balta gibi araçlardan yararlanmışlardır. Ayrıca en eski Türk kılıçlarının hafif kavisli

bazan tek tarafı keskin

bazan da her iki tarafının parçalayıcı olduğunu biliyoruz. Kılıçların ve bıçakların kabzaları ağaçtan veya kaplumbağa kabuğundan işleniyordu. Ok ve kılıçları koymak üzere özel olarak hazırlanmış ve süslenmiş kılıflar mevcuttu. Kazılarda başı koruyan pek tolgaya rastlanmamasına rağmen

onları da kaya

duvar veya para resimlerinde görmemiz mümkündür. İlk Hunlar çağında deriden yapılan zırhların üzerine çeşitli motifler işleniyordu. Küpe-yaruk adı verilen halka ve plaka zırhlara ise Aral ve Orkun’daki araştırmalarda da tesadüf edilmiştir. Böyle zırhların hazırlanarak Çin imparatoruna da yollandığını kaynaklar yazmaktadır. Hunlar hakkında bilgi veren eski belgelerden anlaşıldığına göre

onlar düşmanlarını kement ile de tesirsiz hale getiriyorlardı .
Özellikle

Türklerin harp usûlleri de çok ilgi çekmiştir. Bu hususta geçmişte ve günümüzde birçok araştırma yapılmıştır. M.Ö. 140’larda Türk ordu sistemi hakkında bilgi veren Çinli bir vezirin tespitlerine göre; Türk askerleri insanı şaşırtan bir çeviklikle hareket ediyorlardı. En yalçın dağları çok kısa bir sürede tırmanırlar ve inerlerdi. Selleri ve ırmakları elbiseleriyle yüzüp

geçerler. Rüzgara

yağmura ve susuzluğa dayanırlar. Hertürlü arazide dinlenmeden zorlu yürüyüşler yaparlar. Onların atları en dar yarıklardan bile geçmeye alışıktır. Türkleri yenmek için düz ovaya çekilmeliler. Savaş arabaları olmadığı gibi

atları da yavaş kalır. Mızraklarının kısalığı ve zırhlarının da inceliği sebebiyle yakın dövüşe zorlanmalılar. Ayrıca onların savaş usullerini bilen halklardan da yardımcı kuvvetler alınmalıydı .
Bununla birlikte Türkler savaşa başlamadan önce

esas kuvveti saklama ve yedek güç ayırmaya büyük önem veriyorlardı. Tarihte Türk savaş taktiği Kurt Kapanı

Kaz Ayağı ve ençok bilinen şekliyle Turan Taktiği olarak anılmıştır. Turan taktiğinin en büyük hususiyeti sahte ricattır. Düşmanla karşılaşılmadan evvel Türkler

savaş meydanının sağına ve soluna birtakım kuvvetlerini saklarlar. Daha sonra düşman ordusu Türk akıncılarıyla karşılaşıp

onların da geri çekildiğini görünce

bütün güçleriyle saldırırlar. Bu geriye çekiliş esnasında bile

arkalarına dönerek çok mükemmel ok atabilirlerdi. Nitekim 2003 senesinde

Prof.Dr. Gömeç’in heyetinin Bilge Kagan’ın Anıt Mezarlığındaki kazı çalışmaları sırasında bulduğu resimli kiremitin üzerinde böyle bir sahne vardır. Neticede önceden gizlenmiş olan Türk askerleri düşmanın sağını ve solunu çevirerek

çember içerisinde rakiplerini yok ederler. Ayrıca Türk-Hunlar savaşa girmeden evvel hasımlarını ok atışlarıyla yıpratıyorlar ve bunu onları yorana kadar sürdüyorlardı. Uygurları anlatan Çin vesikalarında

savaş sırasında onların sahte bir karargah oluşturduklarına ve düşman askerleri buraya doğru hücuma kalkıştıklarında

etrafta saklanan esas ordu tarafından tuzağa düşürüldüklerine dair haberler de vardır .
Türk ordusunun savaş sırasında saf tutması da belirli bir düzen dahilindedir. Mesela Çin kaynaklarından elde ettiğimiz bilgilerde; millattan önce 3. yüzyılın başlarında Hun orduları Çin imparatoru Kao-ti’yi kuşattıklarında

Türk suvarilerinin atlarının rengine göre dizildikleri söylenir. Buna göre batıda kır atlar

doğuda gök

kuzeyde yagız

güneyde de doru atlar yer alıyordu. Hatta batıdaki Peçeneklerin yurt dağılımları bile atların rengi esasında oluyordu. Hiç şüphesiz askeri araç ve gereçlerin içerisinde atın yeri çok önemlidir. Adeta Türk

at ile özdeşleşmiştir. Onlar hakkında bilgi veren Batılı yazarlar; at başka bir kavmi sırtında taşır

fakat Türkler at üstünde ikamet eder. Onlar ata sanki yapışmış gibidirler

diyorlar. Alış-verişlerini at sırtında yaparlar

yerler

içerler. Mübalağasız onun boynuna sarılarak

tatlı rüyalara dalıp

uyurlar. Görüşmeleri bile at üzerinde olan bu insanların

çiftçi halkların yaya ve durarak savaşmalarına karşılık

atlarıyla çok süratli muharabe taktikleri geliştirdiklerini görüyoruz .
Bundan başka Hazar Kaganlığından bahseden kaynaklar; ordu sefere çıktığında her asker yanında iki metre boyunda

ılgın ağacından kazıklar bulundurduğunu

konakladıkları zaman herkesin yanındaki bu kazıkları düzgünce yere sapladığını

kalkanların bu direklere dayandırıldığını ve böylece kısa bir zaman içerisinde karargahın etrafının sanki surlarla çevrilmiş gibi olduğunu söylerler. Buna bağlı olarak meşhur Moyun Çor Kagan’ın da 750 senesinde Tez Başı’nda otağını kurdurduğunu

burayı çitlerle güvence altına aldırdıktan başka

kitabesini yazdırttığını bilmekteyiz . Bununla beraber ordu yeri arabalarla çevrelenmekteydi ki

bu da bir nev’i savunma tedbiriydi.
Savaşın vakti de iyi seçilmeliydi. Türk-Hunlar düşmanlarına dolunay vakitlerinde saldırıyorlar

ay küçülmeye başlayınca da geri çekiliyorlardı . Yağmurlu

karlı ve tozlu günlerden kaçınırlardı. Çünkü yağmur yağdığında yayların kirişleri gevşer; tozlu ve bulutlu zamanlarda da hedefler iyi görünmezdi.
Türk devlet anlayışında

dış ilişkilere de büyük önem verilmiştir. Dosta dost

düşmana düşman ilkesi esas tutulmakla beraber

herşeyde Türk devletinin ve milletinin menfeatları gözetilmiştir. Dış işlerinden sorumlu bir buyruk bulunurdu. Onun emri altında elçiler ve yalabaçların çeşitli vesilelerle ülkelere yollandıklarını daha önceden de biliyoruz. Kök Türkçe yazıtlarda elçiler ve elçilerin gittikleri yerler zaman zaman da zikredilmiştir. Bunların askeri unvanları da vardı.
Prof.Dr. Saadettin GÖMEÇ