Go Back   AsilTürk - Yüreği Vatan Sevgisi İle Dolu Herkesin Buluşma Mekanı > Türk Tarihi , Türk Dünyası , Türk Edebiyatı ve Kültürü > Türk Tarihi ve Osmanlı İmparatorluğu > Genel Türk Tarihi
Kullanıcı Adınız
Şifreniz
Kayıt Ol Yardım Üye Listesi Ajanda Forumları Okundu Kabul Et


Farkli Bir Ses, Farkli Bir Nefes / 24 Saat Kesintisiz Türk Müzigi


Konu Bilgileri
Konu Başlığı
Türkcülügün Esaslari---Ziya Gökalp.
Konudaki Cevap Sayısı
38
Şuan Bu Konuyu Görüntüleyenler
 
Görüntülenme Sayısı
515


Yeni Konu aç Cevapla
 
Bookmark and Share LinkBack Seçenekler Stil
Alt 01-Mayıs-2009, 00:45   #1 (permalink)
Kullanıcı Profili
Kurmay Başkan
 
KARAHAN - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
Kullanıcı Bilgileri
Üyelik tarihi: Nisan-2009
Bulunduğu yer: Uçurumun Kenarindan
Üye No : 177
Mesajlar: 3.159
Konuları: 1389
İstatistikleri Seviye: 43 [â� Bé-Yêu â�â� Bé-Yêu â�â� Bé-Yêu â�â� Bé-Yêu â�â� Bé-Yêu â�]
Aktiflik: 321 / 1071
Güç: 1053 / 9667
Deneyim: 85%
İtibar Puanları
İtibar Puanı : 119637
İtibar Derecesi : KARAHAN has a reputation beyond reputeKARAHAN has a reputation beyond reputeKARAHAN has a reputation beyond reputeKARAHAN has a reputation beyond reputeKARAHAN has a reputation beyond reputeKARAHAN has a reputation beyond reputeKARAHAN has a reputation beyond reputeKARAHAN has a reputation beyond reputeKARAHAN has a reputation beyond reputeKARAHAN has a reputation beyond reputeKARAHAN has a reputation beyond repute
Teşekkürleri
Teşekkür Etmiş :
Teşekkür Almış :
Tuttuğu Takım

Standart Türkçülügün Esaslari---Ziya Gökalp.

Vatan ne Türkiye dir Türklere ne Türkistan
Vatan büyük ve müebbet bir ülkedir Turan...

Ünlü fikir adami ve sairlerimizden olan Ziya Gökalp 1876 da Diyarbakir da dogdu. II. Mesrutiyet ten baslayarak Türkçülük akiminin en büyük temsilcisi sifatiyla Türk düsünce ve siyaset hayatini kuvvetle etkilemis Milli Edebiyat akimi içinde verdigi eserlerle Türk edebiyatinin biçim ve dil yönünden yenilesmesini saglamistir.
Ögrenimine Diyarbakir da baslayan Ziya Gökalp ayni sehirde Askeri Rüstiye yi (1890) ve Askeri idadi yi bitirdi (1894). Ziya Gökalp tibbiyelilerin istibdata son vermek için kurduklari ihtilal Komitesine girmis okuldaki faaliyetleri ve okudugu Fransizca kitaplarin zararli sayilmasi yüzünden hapsedilmistir. Diyarbakir Valisi Halit Beyin yolsuzluklarina karsi mücadeleye girisen arkadaslariyla birlikte yasak yayin okuduklari gerekçesiyle tutuklandi (1898). istanbula döndükten sonra da okuldan uzaklastirildi.
Ziya Gökalp hükümlülük süresi dolunca "Zaptiye Nezareti altinda bulundurulmak üzere" Diyarbakira gönderildi. Burada Siyaset felsefe ve tarih üstüne incelemeler yaparken istibdat aleyhine gizli faaliyetlere de katildi. Bölgede güvenligi saglamak için kurulmus Hamidiye alaylarinin basindaki Milli asiret reisi ibrahim Pasa nin adinin karistigi soygun ve baskin olaylari karsisinda halki direnmege ve eyleme yöneltti. Halk 3 gün süreyle telgrafhaneyi isgal etti (1905). ibrahim Pasa ve adamlarinin cezalandirilmasi için saraya telgraflar çekildi. Üstelik Avrupa ve Asya ülkeleri arasindaki haberlesmenin baglanti noktasi olan Diyarbakir telgrafhanesinin bu baglantiyi kesmesi olayin daha da büyümesine yol açmis ve yabanci ülkeler saraya baski yapmaya baslamisti.
Konuyu incelemek üzere istanbul dan Diyarbakira gönderilen sorusturma kurulu Hamidiye alaylarinin bir süre sinmesini ve yolsuzluklara son vermesini sagladi. Ancak halkin yakinmasina yol açan yeni olaylar patlak verince Ziya Gökalp ve arkadaslarinin önderliginde halk yeniden telgrafhaneyi ele geçirdi. 11 gün süren bu ikinci isgal halkin kesin zaferiyle sonuçlanmis hükümet ibrahim Pasa ve alaylarini bölgeden uzaklastirmak zorunda kalmistir (1907). Gökalp ilk eseri olan saki ibrahim destaninda bu olayi anlatir.
II. Mesrutiyetin ilanindan sonra Ziya Gökalp in kurdugu gizli cemiyetin yerini Osmanli ittihat ve Terakki Cemiyeti Diyarbakir subesi aldi. Partinin Diyarbakir Van ve Bitlis örgütlerinin denetimiyle görevlendirilen Ziya Gökalp bu dönemde Diyarbakir ve Peyman gazetelerine yaziyordu. 1909 da partinin Selanik teki kongresine il temsilcisi olarak katildi. Bir yil istanbul Darülfünunda psikoloji okuttuktan ve Diyarbakir maarif müfettisligi yaptiktan sonra yeniden Selanike gitti. Katildigi parti kongresinden sonra genel merkez üyeligine seçildi. Burada Genç Kalemler Yeni Felsefe Rumeli gibi dergi ve gazetelerdeki yazilariyla Türkçülük ve dilde sadelesme hareketlerinin öncüleri arasinda yer alan Gökalp milli duygulari tarih bilincini bilime ve teknige deger veren düsünceyi her seyin üstünde tutan siirleriyle çevresini genis ölçüde etkiliyordu. ittihat ve Terakki Genel Merkezi istanbula tasininca (1912) Gökalp da istanbula yerlesti. O yil Ergani madeninden Milletvekili seçildi.
Türk Ocagi çevresindeki çalismalari Türk Yurdu ve kendi çikardigi Yeni Mecmua (1917) gibi dergilerdeki yazilari Türkçülük akiminin ilkelerini saptayan ve çagdas uygarlik karsisinda yerli bir senteze varilmasini sart kosan önerileri (Türklesmek islamlasmak Muasirlasmak 1918) Darülfünun da okuttugu toplumbilim dersleri ittihat ve Terakkinin yönetici kadrosu üzerindeki etkisiyle Ziya Gökalp Mütarekeye (1919) kadar uzanan dönemin düsünce ve siyaset hayatina yön veren etkenlerin basinda yer aldi. istanbul un isgali üzerine tutuklanarak iki yil Malta da sürgün kaldi (1919-1921). Döndükten sonra Telif ve Tercüme Heyeti baskanligina getirilecegi tarihe (1923) kadar Diyarbakir da kaldi ve küçük Mecmuayi yayimladi. 1923 te Diyarbakir dan milletvekili seçildi. Hakimiyeti Milliye Yeni Gün Cumhuriyet gazetelerinde makaleleri çikiyordu. Altin isik (1923) Türkçülügün Esaslari (1923) Türk Töresi (1923) gibi kitaplari birbirini izliyordu.
Cumhuriyet Halk Partisinin programini inceleyen ve yorumunu yapan Dogru Yol (1923) adli incelemesini de yine bu dönemde kaleme aldi. O siralar yazdigi Türk Medeniyet Tarihi ise ölümünden sonra yayimlandi (1926). Yine ölümünden sonra çesitli gazete ve dergilerde çikmis yazilariyla mektuplari çesitli kitaplarda derlendi. Çinaralti (1939) Firka Nedir? (1947) Ziya Gökalp Diyor ki (1950). Ziya Gökalp in nesredilmemis yedi eseri ve aile mektuplari (1956) Ziya Gökalp in Yazarlik Hayati (1956) Ziya Gökalp Külliyati (1. Kitap siirler ve halk masallari;1952 2. kitap Limni ve Malta Mektuplari;1965) Terbiyenin Sosyal ve Kültürel Temelleri (1973). 1924 te istanbul da öldü.
__________________
"Güven" Çok İnce Bir Çizgidir.

Onu Kalınlaştırarak Kırılmasını Engelleyen Tek Şey
"İki Taraflı" Olmasıdır.

[Üye Olmadan Linkleri Göremezsiniz. Üye Olmak için TIKLAYIN...]
Dikkat !!! Kopyala Yapıştır Özelliğini Sadece Üyelerimiz Kullanabilir. Üyelik Ücretsizdir.. Ayrıca Üyelerimiz Forumdan Tamamen Reklamsız ve çok daha hızlı şekilde yararlanabilir.
KARAHAN isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
Alt 01-Mayıs-2009, 00:47   #2 (permalink)
Kullanıcı Profili
Kurmay Başkan
 
KARAHAN - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
Kullanıcı Bilgileri
Üyelik tarihi: Nisan-2009
Bulunduğu yer: Uçurumun Kenarindan
Üye No : 177
Mesajlar: 3.159
Konuları: 1389
İstatistikleri Seviye: 43 [â� Bé-Yêu â�â� Bé-Yêu â�â� Bé-Yêu â�â� Bé-Yêu â�â� Bé-Yêu â�]
Aktiflik: 321 / 1071
Güç: 1053 / 9667
Deneyim: 85%
İtibar Puanları
İtibar Puanı : 119637
İtibar Derecesi : KARAHAN has a reputation beyond reputeKARAHAN has a reputation beyond reputeKARAHAN has a reputation beyond reputeKARAHAN has a reputation beyond reputeKARAHAN has a reputation beyond reputeKARAHAN has a reputation beyond reputeKARAHAN has a reputation beyond reputeKARAHAN has a reputation beyond reputeKARAHAN has a reputation beyond reputeKARAHAN has a reputation beyond reputeKARAHAN has a reputation beyond repute
Teşekkürleri
Teşekkür Etmiş :
Teşekkür Almış :
Tuttuğu Takım

Standart

TÜRKÇÜLÜgÜN TARiHi
Türkçülügün yurdumuzda ortaya çikmasindan önce Avrupa'da Türklükle ilgili iki hareket olustu. Bulardan birincisi Fransizca Turquerte denilen. Türk hayranligi'dir. Türkiye'de yapilan ipekli ve yün dokumalar halilar kilimler çiniler demirci ve marangoz isleri ciltçilerin tezhipçilerin yaptiklari ciltler ve tezhipler mangallar samdanla vb. Gibi Türk sanat eserleri çoktan Avrupa'daki sanat severlerin dikkatini çekmisti. Bunlar Türklerin eseri olan bu güzel seyleri binlerce lira vererek toplarlar ve evlerinde bir Türk salonu veya Türk odasi olustururlardi. Bazilari da bunlari baska milletlere ait güzel seylerle birlikte biblolari arasinda sergilerdi.
Avrupa ressamlarin Türk hayatiyla ilgili yaptiklari tablolar ile sairlerin ve filozoflarin Türk ahlakini nitelemek amaciyla yazdiklari kitaplar da Turquerie'nin içine girerdi. Lamartine'in Auguste Comte'un Pierre Laffite'in Ali Pasa'nin özel sekreterleri olan Mismer'in Pierre Loti'nin Farrere'in Türklerle ilgili dostça yazilari bunlarin örneklerindendir. Avrupa'daki bu hareket tamamen Türkiye'deki Türklerin güzel sanatlardaki ve ahlaktaki yüksekliklerinin bir sonucudur.
Avrupa'da otaya çikan ikinci harekete de Türkiyat (Türkoloji) adi verilir. Rusya'da Almanya'da Macaristan'da Danimarka'da Fransa'da ingiltere'de birçok bilim adamlari eski Türklere Hunlara ve Mogollara ait tarihi ve arkeolojik arastirmalar yapmaya basladilar. Türklerin eski bir millet oldugunu oldukça genis bir alanda yayilmis bulundugunu ve çesitli zamanlarda dünya egemenligine yarasir devletler ve yüksek medeniyetler kurdugunu meydana koydular. Gerçi bu sonuncu arastirmalarin konusu Türkiye degil eski Dogu Türkleri idi. Fakat birinci hareket gibi bu ikinci hareket de yurdumuzdaki bir takim fikir adamlarinin ruhuna etkisiz kalmiyordu. Özellikle Fransiz tarihçilerinden Deuignes'nin Türkler Hunlar ve Mogollara ait yazilmis oldugu büyük tarihle; ingiliz bilim adamlarindan Sir Davids Lumley'in Üçüncü Selime isaf ettigi Kitab-i ilmü'n Nafi (yarali bilim kitabi) adindaki genel Türk grameri aydinlarimizin ruhunda büyük etkiler yapti. Bu ikinci eser yazari tarafindan ingilizce yazilmisti. Bir süre sonra annesi bu kitabi Fransizca'ya çevirerek Sultan Mahmut'a isaf etti. Bu eserde Türkçe'nin çesitli dallarindan basak Türk medeniyetinden Türk etnografyasindan ve tarihinden söz ediliyordu.
Sultan Abdülaziz'in son dönemi ile Sultan Abdülhamid'in ilk devirlerinde istanbul'da büyü bir düsünce hareketi görüldü. Burada hem bir Encümen-i Danis (akademi) olusmaya baslamis hem de bir Darülfünun (üniversite) kurulmustu. Bundan basak askeri okullar yeni bir ruhla yükselmege baslamisti.
O zaman bu Darülfünün'da Tarih Felsefesi profesörü Ahmet Vefik Pasa'ydi. Ahmet Vefik pasa secere-i Türkiye'yi (Türklerin soy kütügü) Dogu Türkçe'si'nden istanbul Türkçesi'ne çevirdi. Bundan basak Lehçe-i Osmani (Osmanli lehçesi) Türk lugati hazirlayacak Türkiye'deki/Türkçe'nin genel ve büyük Türkçe'nin bir lehçesi oldugunu ve bundan baska Türk lehçeleri bulundugunu aralarinda da karsilastiralar yaparak meydana koydu.
Ahmet Vefik Pasa'nin bu bilimsel Türkçülükten baska bir de sanat Türkçülügü vardi. Evinin bütün fertlerinin mobilyalari kendisinin ve ailesi fertlerinin elbiseleri genellikle Türk ürünüydü. Hatta çok sevdigi kizi Avrupa modeli bir terlik almak için çok israr ettigi halde " evine Türk ürünlerinden baska bir sey giremez" diyerek bu arzusuna engel oldu. Ahmet Vefik Pasa'nin baska bir orijinalitesi de Moliere'in komedilerini Türk geleneklerine adapte etmesi ve sahislarin adlarini ve kimliklerini Türklestirerek Türkçe'ye aktarmasi ve milli bir sahneden oynatmasi idi.
Darülfünün'un bir profesörü Türkçülügün bu ilk esaslarini kurarken askerî okullardan sorumlu bakan olan sipka Kahramani Süleyman Pasa da Türkçülügü askeri okullara sokmaga çalisiyordu. Süleyman Pasa'nin Türkçülügünde Deguignes'in tarihi etkili olmustur diyebiliriz. Çünkü yurdumuzda ilk defa olarak Çin kaynaklarina dayanarak Türk tarihi yazan Süleyman Pasa bu eserde özellikle Deguignes'i kaynak almistir. Süleyman Pasa Tarih-i Alem (Dünya Tarihi) adli eserinin basinda bu kitabi niçin yazmaga basladigini anlatirken diyor ki: "Askeri okullarin basina geçince bu okullara gerekli olan kitaplarin dilimize çevrilmesini uzmanlara biraktim. Fakat sira tarihe gelince bunun çeviri yoluyla yazdirilamayacagini düsündüm. Avrupa'da yazilan bütün tarih kitaplari ya dinimize veya milliyetimize (Türklügümüze) ait karalamalarla doludur.
Kitaplardan hiç birisi dilimize çevirtilip de okullarimizda okutturulamaz. Bu nedenledir ki okullarimizda okunacak tarih kitabinin yazilmasi isini ben üzerime aldim. Yazmis oldugum bu kitapta gerçege ters hiç bir söze rastlamayacagi gibi dinimize ve milliyetimize ters düsecek hiç bir sözle karsilasmak imkanida yoktur.
Avrupa tarihlerindeki Hunlar'in. Çin tarihindeki Hiyong-nu'lar oldugunu ve bunlarin Türklerin ilk dedeleri bulundugunu ve Oguz Han'in Hiyong-nu devletinin kurucusu Mete olmasi gerektigini bize ilk kez ögreten Süleyman Pasa'dir. Süleyman Pasa bundan baska Cevdet Pasa gibi dilimizin grameriyle ilgili bir kitap da yazdi. Fakat bu kitaba Cevdet Pasa gibi Kavaid-i Osmaniye (Osmanlica kurallari) adini vermedi. Çünkü dilimizin Türkçe oldugunu biliyordu ve Osmanlica adi altinda üç dilden... yapilmis bir dil olamayacagini anlamisti. Süleyman Pasa bu konudaki düsüncesini Ta'lim-i Edebiyyat-i Osmaniye (Osmanli edebiyat ögrenimi) adiyla bir kitap yayinlayan Recaizade Ekrem Bey'e yazdigi bir mektupta meydana koydu. Bu mektupta diyor ki: "Osmanli edebiyati demek dogru degildir. Ayrica dilimize Osmanli dili ve milletimize Osmanli milleti demek de yanlistir. Çünkü Osmanli tabiri yalniz devletimizin adidir. Milletimizin adi ise yalniz Türk'tür. Bundan dolayi dili de Türk dilidir edebiyatimiz da Türk edebiyatidir.
Süleyman Pasa askeri okullarin ilk kisminda okunmak üzere Esma-yi Türkiye (Türk isimleri) adli kitabi da Osmanlicanin etkisi altinda Türkçe kelimelerin unutulmamasi amaci ile yazmisti.
Görülüyor ki Türkçülügün ilk babalari Ahmet Vefik Pasa ile Süleyman Pasa'dir. Türk ocaklarinda ve diger Türkçü kuruluslarda bu iki Türkçülük öncüsünün büyük boyda resimlerini asmak degerbilirlilik geregidir.Türkiye'de Abdülhamid bu kutsal akimi durdurmaga çalisirken Rusya'da iki büyük Türkçü yetisiyordu. Bunlardan birincisi Mirza Fesali Ahundzade'dir ki Azeri Türkçesi'nde yazdigi orijinal komediler bütün Avrupa dillerine çevrilmistir. ikincisi Kirim'da Tercüman gazetesini çikaran Gaspirali ismail'dir ki Türkçülükteki ilkesi dilde fikirde ve iste birlik idi. Tercüman gazetesini Kuzey Türkleri anladigi kadar Dogu Türkleri ile Bati Türkleri de anlardi. Bütün Türklerin ayni dilde birlesmeleri de anlardi. Bütün Türklerin ayni dilde birlesmelerinin mümkün olduguna bu gazetenin varligi canli bir delildir.
Abdülhamid'in son devrinde istanbul'da Türkçülük akimi tekrar uyanmaga basladi.Rusya'dan istanbul'a gelen Hüseyin-zade Ali Bey Tibbiye'de Türkçülük esaslarini anlatiyordu. Turan ismindeki siiri Turancilik idealinin ilk disa vurumu idi. Yunan savasi (1897) basladigi sirada Türk sair Mehmet Emin bey:Ben bir Türk'üm dinim cinsim uludur. Dizesi ile baslayan ilk siirini yayinladi. Bu iki siir haber veriyordu Hüseyin-zade Ali Bey Rusya'daki milliyetçilik akimlarinin etkisiyle Türkçü olmustu. Özellikle daha kolejde iken Gürcü gençlerinden son derece milliyetçi olan bir arkadasi ona milliyet askini asilamisti.
Türk sairi Mehmet Emin Bey'e Türkçülügü asilayan kendisinin söyledigine göre Afganli seyh Cemaleddin'dir. Misir'da seyh Muhammed Abduh'un Kuzey Türkleri arasinda Fahreddin oglu Rizaeddin'i yetistiren bu büyük islam lideri Türkiye'de Mehmet Emin Bey'i bularak hak dilinde halk vezninde millet sevgisiyle dolu siirler yazmasini söylemisti. Türkçülügün ilk devrinde Deguignes tarihinin etkili oldugunu görmüstük. ikinci devirde Leon Cahun'ün Asya Tarihine Giris adli kitabinin büyük etkisi oldu. Necip Asim Bey birçok eklemlerle bu kitabin Türklerle ilgili bölümünü Türkçe'ye aktarmisti. Necip Asim Bey'in bu kitabi her tarafta Türkçülüge dogru egilimler uyandiydi. Ahmet Cevdet Bey ikdam gazetesini Türkçülügün bir organi haline koydu. Emrullah Efendi Veled Çelebi ve Necib Asim Bey bu Türkçülügün ilk mücahitleri idi.
Fakat ikdam gazetesi etrafinda toplanan bu Türkçülerden özellikle Fuat Raif Bey'in Türkçe'yi sadelestirmek konusunda yanlis bir teoriyi izlemesi Türkçülük akiminin deger kaybetmesine neden oldu. Bu yanlis tasfiyecilik (ari Türkçecilik) fikriydi."Ari Türkçecilik" dilimizden Arap acem köklerinden gelmis bütün kelimeleri çikararak bunlarin yerine Türk kökünden dogmus eski kelimeleri veya Türkçe köklerden yeni eklerle yapilacak yeni Türk kelimeleri yerlestirmek demekti. Bu teorinin uygulamasini göstermek için yayinlanan bazi makaleler ve mektuplar zevk sahibi olan okuyuculari tiksindirmege basladi. Halk diline yerlesmis olan Arapça ve Farsça kelimeleri Türkçe'den çikarmak bu dili en canli kelimelerden dini ahlaki felsefî kavramlardan yoksun kilacakti. Türkçe köklerden yeni yapilan kelimeler gramer esaslarini altüst edeceginden baska halk için yabanci kelimelerden daha yabanci daha bilinmezdi. Bundan dolayi bu hareket dilimizi sadelige açikliga dogru götürecek yerde karisikliga ve karanliga dogru götürüyordu.
Bundan baska dogal kelimeleri atarak onlarin yerine yapay kelimeler koymaga çalistigi için gerçek dil yerine yapay bir Türk esperantosu olusturuyordu. Ülkenin ihtiyaci ise böyle yapma bir esperantoya degil bildigi ve anladigi alisilmis ve yapmacik olmayan kelimelerden olusmus bir anlasma araci idi. iste bu nedenden dolayi ikdamdaki aricilik akimindan yarar yerine zarar meydana geldi.
Bu sarida Tibbiye'de sekillenen gizil bir ihtilal örgütünde Pan-Türkizm Pan-Ottomanizm Pan-islamizm ideallerinden hangisinin gerçege daha uygun oldugu tartisiliyordu. Bu tartisma Avrupa'daki ve Misir'daki Genç Türklere de yapilarak; kimileri Pan-Türkizm idealini kimileri de Pan-Ottomanizm idealini kabul etmislerdi. O zaman Misir'da çikan Türk gazetesinde Ali Kemal Osmanli Birligi fikrini ileri sürerken Akçura - oglu Yusuf Bey'le Ferit Bey Türk birligi politikasini öneriyorlardi.
Bu sirada Hüseyin - zade Ali Bey istanbul'dan ve Agaoglu Ahmet Bey Paris'ten Baku'ya gelmisler ve orada mücadele için el ele vermislerdi. Topçubasioglu da bunlara katildi. Bu üç kisi orda o zamana kadar hakim olan Sünnilik ve siilik çekismelerini gidererek Türklük ve islamlik çerçevesindeki bir örgütlenmede bütün Azerbaycanlilari toplamaga çalistilar.
23 Temmuz (1908) hareketinden sonra Türkiye'de Osmanlicilik düsüncesi hakim olmustu. Bu siralarda yayinlanmaya baslayan Türk Dernegi dersini gerek bu nedenden gerek yine ara Türkçecilik akimina kapilmadan dolayi hiç bir ragbet görmedi.31 Mart'tan sonra Osmanlicilik fikri eski geçerliligini kaybetmege basladi. Zamaninda Abdülhamid'e islam Birligi düsüncesini asilamis olan Alman Kayzer'i bu firsattan yararlanarak Sultanahmet Meydanin'da islam Birligi adina bir miting yaptirdi. Bu günden itibarin ülkemizde gizli islam Birligi örgütlenmege basladi. Genç Türkler "Osmanlici" ve "islam Birligi taraftari" olmak üzere iki karsi guruba ayrilmaga basladilar. Osmanlicilar kozmopolit islam Birligi taraftarlari ise ültramonten idiler.Her iki akim da ülke için zararliydi. Ben 1910 kongresinde Selanik'te Genel Merkez üyeligine seçildigim sirada politik görünüs böyleydi.
Bu sirada Selanik'te Genç Kalemler adinda bir dergi çikiyordu. Derginin basyazari Ali Canip Bey ile bir gece Beyaz Kule bahçesinde konusuyorduk. Bu genç bana dergisinin dilde sadelige dogru bir dönüsüm gerçeklestirmege çalisti3gini; Ömer Seyfettin'in dil hakkindaki bu fikircileri tamamiyle benim düsüncelerime uyuyordu. Gençligimde Taskisla'da tutuklu bulundugum sirada erlerin mülazim-i evvel'e evvel mülazim (tegmen) Trablus-i Garp'a Garp Trablus'u (Libya) Trablus-i sam'a sam Trablus'u demeleri bende su kesin yargiyi uyandirmisti:
Türkçe'yi yeniden düzenlemek için bu dilden bütün Arapça ve Farsça kelimeleri degil Arap ve Fars kurallarini atmak Arapça ve fakça kelimelerden de Türkçe'si olanlari çikararak Türkçe karsiligi bulunmayanlari dilde birakmak.Bu düsünceyle ilgili bazi yazilar yazmis isem de yayinlanmaga firsat bulamamistim. Nasil ki Türkçülük hakkinda yazi yazmak içinde henüz bir firsat çikmamisti. Daha on bes yasinda iken Ahmet Vefik pasa'nin Lehçe-i Osmani'si ile Süleyman Pasa'nin Tarih-i Alem'i bende Türçülük fikri uyandirmistir. 1896 da istanbul'a geldigim zaman ilk aldigimiz kitap Leon Cahun'ün tarihi olmustur. Bu kitap adeta Pan-Türkizm ülküsünü özendirmek üzere yazilmis gibidir. O zaman Hüseyin-zade Ali Bey'le temas ederek Türkçülük hakkindaki görüslerini ögreniyordum.
Özetle on yedi- on sekiz yildan beri Türk milletinin sosyolojisini incelemek için harcadigim çalismalarin ürünleri kafamin içinde toplanmis duruyordu. Bunlari meydana atmak için yalniz bir nedenin olusmasi gerekiyordu. iste Genç Kalemler'de Ömer Seyfettin'in basatmis oldugu fikir mücadelesi bu sebebi hazirladi. Fakat ben dil meselesini yeterli görmeyerek Türkçülügü bütün idealleriyle bütün programiyla ortaya atmak gerektigini düsündüm. Bütün bu fikirleri kapsayan Turan siirini yazarak Genç Kalemler'de yayinladim. Bu siir tam zamaninda yayinlamisti.
Çünkü Osmanliciliktan da islam Birligi fikrinden de ülke için tehlikeler dogacagini gören geç ruhlar kurtarici bir ideal ariyorlardi. Turan siiri bu idealin ilk kivilcimi idi. Ondan sonra sürekli bu siirdeki esaslari açiklamak ve yorumlamakla ugrastim.Turan irinden sonra Ahmet Hikmet Bey Altin ordu makalesinin yayinladi. istanbul'da Türk Yurdu dergisi ile Türk Ocagi cemiyeti kuruldu. Halide Edib Hanim Yeni Turan adli romani ileTürkçülüge büyük biri deger verdi. Hamdullah Suphi Bey Türkçülügün aktif bir öndeki oldu. isimleri yukarida geçen veya geçmeyen bütün Türkçüler gereke Türk Yurdu'nda gerek Türk Ocagi'nda birleserek beraber çalistilar. Fuat Köprülü Türkoloji alaninda büyük bir bilim adami oldu. ilmi eserleri ile Türkçülügü aydinlatti.
Yakip Kadri Yahya Kemal Falip Rifki Refik Halit Resat Nuri Beyler gibi yazarlar ve Orhan Seyfi Faruk Nafiz Yusuf Ziya Hikmet Nazim Vala Nurettin beyler gibi sairler yeni Türkçe'yi güzellestirdiler. Müfide Ferit Hanim da gerek degerli kitaplariyla gerek Paris'teki yüksek konferanslari ile Türkçülügün yükselmesine büyük emekler harcadi.Türkçülük dünyasi bugün o kadar genislemistir ki bu alanda çalisan sanatçilarla bilim adamlarinin isimlerini saymak ciltlerle kitap gerektirir. Yalniz. Türk mimarliginda Mimar Kemal Bey'i unutmamak gerekir. Bütün genç mimarlarin Türkçü olmasinda onun büyük bir etkisi vardir.
Bununla beraber Türkçülüge ait bütün bu hareketler verimsiz kalacakti eger Türkleri Türkçülük ideali çevresinde birlestirerek büyük bir yok olus tehlikesinden kurtarmayi basaran büyük bir dahi ortaya çikmasaydi. Bu büyük dahinin adini söylemege gerek yok. Bütün dünya bugün Gazi Mustafa Kemal Pasa adini kutlu bir kelime sayarak her an saygiyla anmaktadir. Eskiden Türkiye'de. Türk milleti hiç bir önemli yere sahip degildi. Bugün her hak Türk'ündü. Bu topraktaki egemenlik Türk egemenligidir. Politikada kültürde ekonomide hep Türk halki egemendir. Bu kadar esin ve büyük inkilabi yapan kisi Türkçülügün en büyük adamidir. Çünkü düsünmek ve söylemek kolaydir. Fakat yapmak ve özellikle basari ile sonuçlandirmak çok güçtür.
__________________
"Güven" Çok İnce Bir Çizgidir.

Onu Kalınlaştırarak Kırılmasını Engelleyen Tek Şey
"İki Taraflı" Olmasıdır.

[Üye Olmadan Linkleri Göremezsiniz. Üye Olmak için TIKLAYIN...]
Dikkat !!! Kopyala Yapıştır Özelliğini Sadece Üyelerimiz Kullanabilir. Üyelik Ücretsizdir.. Ayrıca Üyelerimiz Forumdan Tamamen Reklamsız ve çok daha hızlı şekilde yararlanabilir.
KARAHAN isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
Alt 01-Mayıs-2009, 00:47   #3 (permalink)
Kullanıcı Profili
Kurmay Başkan
 
KARAHAN - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
Kullanıcı Bilgileri
Üyelik tarihi: Nisan-2009
Bulunduğu yer: Uçurumun Kenarindan
Üye No : 177
Mesajlar: 3.159
Konuları: 1389
İstatistikleri Seviye: 43 [â� Bé-Yêu â�â� Bé-Yêu â�â� Bé-Yêu â�â� Bé-Yêu â�â� Bé-Yêu â�]
Aktiflik: 321 / 1071
Güç: 1053 / 9667
Deneyim: 85%
İtibar Puanları
İtibar Puanı : 119637
İtibar Derecesi : KARAHAN has a reputation beyond reputeKARAHAN has a reputation beyond reputeKARAHAN has a reputation beyond reputeKARAHAN has a reputation beyond reputeKARAHAN has a reputation beyond reputeKARAHAN has a reputation beyond reputeKARAHAN has a reputation beyond reputeKARAHAN has a reputation beyond reputeKARAHAN has a reputation beyond reputeKARAHAN has a reputation beyond reputeKARAHAN has a reputation beyond repute
Teşekkürleri
Teşekkür Etmiş :
Teşekkür Almış :
Tuttuğu Takım

Standart

TÜRKÇÜLÜK NEDiR?
Türkçülük Türk milletini yükseltmek demektir. O halde Türkçülügün özünü anlamak için millet adi verilen toplulugun tanimini bilmek gerekir. Millet hakkindaki çesitli görüsleri inceleyelim.
1) Irki esas alan Türkçülere göre millet irk demektir. Irk kelimesi gerçekte zoolojinin bir terimidir. Her hayvan türü anatomik özellikleri açisindan birtakim tiplere ayrilir. Bu tiplere irk adi verilir. Mesela at türünün Arap irki ingiliz irki Macar irki adlarini alan birtakim anatomik tipleri vardir.insanlar arasinda da eskiden beri "beyaz irk siyah irk sari irk kirmizi irk" denilen dört irk mevcuttur. Bu kaba bir siniflandirma olmakla beraber hala önemini korumaktadir.Antropoloji bilimi Avrupa'daki insanlari kafalarinin sekli ve saçlari ve gözlerini renklerini dikkate alarak üç irka ayirmistir: Uzun kafali kumral uzun kafali esmer yassi kafali.
Bununla beraber Avrupa'da hiç bir millet bu tiplerden yalniz birini içine almaz. Her millette çesitli oranlarda olmak üzere bu üç irka mensup bireyler vardir. Hatta ayni ailenin içinde bir kardes uzun kafali kumral digerleri uzun kafali esmer ve yassi kafali olabilirler.Gerçi bir zamanlar bazi antropologlar bu anatomik tiplerle sosyal davranislar arasinda bir iliski oldugunu savunurlardi. Fakat birçok ilmi elestirilerin ve özellikle... bizzat antropologlar arasinda en yüksek bir konumda bulunan Manouvrier adindaki bilim adaminin anatomik özelliklerin sosyal karakterler üzerinde hiç bir etkisi olmadigini ispat etmesi bu eski iddiayi tamamiyla çürüttü. Irkin böylelikle sosyal niteliklerle hiç bir iliskisi kalmayinca sosyal karakterlerin toplami olan milliyetle de hiç bir iliskisinin kalmamasi gerekir. O halde milleti baska bir alanda aramak gerekir.
2) Kavmi Türkçüler de milleti kavim ile karistirirlar.Kavim ayni anadan ayni babadan üremis içine hiç yabanci karismamis ayni kandan bir topluluk demektir.Eski toplumlar genellikle saf ve yabancilarla karismamis birer kavim olduklarini savunurlardi. Halbuki toplumlar tarih öncesi zamanlarda bile kavmiyetçe saf degildiler. Savaslarda esir alma kiz kaçirma suç isleyenlerin kendi toplumundan kaçarak baska bir topluma girmesi evlenmeler göçler yabacilari kendine benzetme ve baska bir topluluk içinde erime gibi olaylar milletleri sürekli birbirine karistirmisti. Fransiz bilim adamlarindan Camille Julian ile Millet en eski zamanlarda bile saf bir kavmin bulunmadigini savunmaktadirlar. Tarih öncesi zamanlarda bile saf bir kavim bulunmazsa tarihi devirdeki kavim karismalardan sonra artik saf bir kavmiyet saçma olmaz mi? Bundan baska sosyolojiye göre fertler dünyaya gelirken sosyal bir nitelik tasimazlar. Yani sosyal duygu ve düsüncelerden hiç birini beraberinde getirmezler mesela dil din ahlak estetik; politika hukuk ekonomi alanina ait hiç bir duygu ve düsünceyi beraber getirmezler. Bunlarin hepsini sonralari terbiye yoluyla toplamdan alilar. Demek ki sosyal özellikler kalitimla geçmez yalniz terbiye yoluyla geçer. O halde kavmiyetin milli karakter bakimindan da hiç bir rolü yok demektir.
Kavim safligi hiç bir toplumda bulunmamakla beraber eski toplumlar kavmiyet idealini izlerlerdi. Bunun nedeni dini idi. Çünkü o toplumlarda kendisine tapilan toplumun ilk atasindan ibaretti. Bu yalniz kendi dölünden olanlara tanrilik etmek isterdi. Yabancilarin kendi tapinagina girmesini kendisine yapilacak ibadetlerle katilmasini kendi mahkemelerinde kendi kanunlarina göre yargilanmasini istemezdi. Bundan dolayi toplumun içine çesitli biçimde evlât edinme yoluyla girmis bir çok kisi bulunmakla birlikte bütün toplum yalniz Tanrinin dölünden gelmis sayilirdi. Eski Yunan sitelerinde islam'dan önceki Araplarda eski Türklerde kisaca henüz il devride bulunan bütün toplumlarda su yalanci kavmiyeti görürüz.
surasi da var ki sosyal gelismenin o asamasinda yasayan milletler için kavmiyet idealini izlemek normal bir hareket oldugu halde bugün içinde bulundugumuz asamaya anormaldir. Çünkü o asamada bulunan toplumlarda sosyal dayanisma yalniz dindaslik bagindan ibaretti.Dindasli kandasliga dalyaninca dogaldir ki sosyal dayanismanin dayanaginda kandaslik olur.
Bugünkü sosyal asamada ise sosyal dayanisma kültürdeki ortakliga dayaniyor. Kültürün kusaktan kusaga aktarilmasi terbiye araciligiyla oldugu için kandaslikla hiç bir ilgisi yoktur.
3) Cografi Türkçülere göre millet ayni ülkede oturan halklarin toplami demektir. Mesela onlara göre bir iran milleti bir isviçre milleti bir Belçika milleti bir Britanya milleti vardir. Halbuki iran'da Fars Kürt ve Türk'ten ibaret olmak üzere üç millet; isviçre'de Alman Fransiz italyan'dan ibaret olmak üzere yine üç millet; Belçika'da aslen Fransiz olan Valon'larla aslen Cermen olan Flamanlar vardir. Büyük Britanya adalarin da ise Anglo-Sakson iskoçyali Galli irlandali adlariyla dört millet vardir. Bu çesitli topluluklarin dilleri ve kültürleri birbirinden ayri oldugu için hepsine birden millet adani vermek dogru degildir.Bazen bir ülkede birçok sayiyla millet oldugu gibi bazen de bir millet birçok ülkeye dagilmis bulunur. Mesela Oguz Türklerine bugün Türkiye'de Azerbaycan'da iran'da Harzem ülkesinde rastlariz.Bu topluluklarin dilleri ve kültürleri ortak aldigi halde bunlari ayri milletler saymak dogru olabilir mi?
4) Osmanlicilara göre millet Osmanli imparatorlugu'nda bulunan vatandaslari içine alir. Halbuki bir imparatorlugun bütün vatandaslarini bir tek millet saymak büyük bir hatadan ibaretti. Çünkü bu birbirine karismis toplulugun içinde ayri kültürlere sahip birçok millet vardi.
5) islam Birligi taraftarlarina göre millet bütün Müslümanlarin toplami demektir. Ayni dinde bulunan insanlarin bütününe ümmet adi verilir. O halde Müslümanlarin bütünü de bir ümmettir. Yalniz dilde ve kültürde ortak olan millet ise bundan ayri bir seydir.
6) Fertçilere göre millet bir adamin kendisini ait hissettigi herhangi bir toplumdur. Gerçi bir fert kendisini görünüste su veya bu topluma bagli saymakta özgür sanir. Oysa ki fertlerde böyle bir özgürlük ve bagimsizlik durgularla yoktur. çünkü insandaki ruh. Duygularla düsüncelerden olusmustu. Yeni psikologlara göre duygu hayatimiz asildir düsünce hayatimiz ona asilanmistir. ruhumuzun normal bir halde bulunabilmesi için düsüncelerimiz duygularimiza tamamiyla uygun olmasi gerekir. Düsünceleri duygularina uymayan ve dayanmayan bir adam ruh bakimindan hastadir. Böyle bir adam hayatta mutlu olamaz. Mesela duygusu bakimindan dindar olan bir genç kendisinin düsünce bakimindan dinsiz sayarsa psikolojik bir dengeye sahip olabilir mi? süphesiz hayir! Bunun gibi her fert duygulari araciligiyla belli bir millete mensuptur. Bu millet o ferdin içinde yasadigi ve terbiyesini aldigi toplumdur. Çünkü bu fert içinde yasadigi toplumun bütün duygularini terbiye araciligiyla almis tamamen ona benzemistir. O halde bu fert ancak bu toplumun içinde yasarsa mutlu olabilir. Baska bir toplumun içine giderse sila hastaligina ugrar duygu bakimindan bagli oldugu halde bir ferdin istedigi zaman milletini degistirebilmesi kendi elinde degildir. Çünkü milliyet de disarida var olan bir gerçektir. insan milliyetini bilgisizligi yüzünden taniyamamisken sonradan arastirip sorusturarak bulabilir. Fakat bir partiye girer gibi sirf iradesiyle su veya bu millete katilamaz.
O halde millet nedir? Irka kavme cografyaya politikaya ve iradeye ait güçlere üstün gelecek ve onlari egemenligine alabilecek basa ne gibi bir bagimiz var?Sosyoloji ispat ediyor ki bu bag terbiyede kültürde yani duygularda ortakliktir. insan en samimi en içten duygularini ilk terbiye zamanlarinda alir. Ta besikte iken isittigi ninnilerle ana dilinin etkisi altinda kalir. Bundan dolayidir ki en çok sevdigimiz dil ana dilimizdir. Ruhumuzu olusturan bütün din ahlak ve güzellik duygularimizi bu dil araciligiyla almisiz. Zaten ruhumuzun sosyal duygulari bu din ahlak ve güzellik duygularindan ibaret degil midir? Bunlari çocuklugumuzda hangi toplumdan almissak sürekli o içinde daha büyük bir imkanla yasamamiz mümkün iken toplumumuz içindeki fakirligi ona tercih ederiz. Çünkü dostlar içindeki bu fakirlik yabancilar arasidaki o zenginlikten daha fazla bizi mutlu ede. Zevkimiz vicdanimiz özleyislerimiz hep içinde yasadigimiz terbiyesini aldigimiz toplumdur. Bunlarin yankisini ancak o toplum içinde isitebiliriz.
Ondan ayrilip ta baska bir topluma katilabilmemiz için büyük bir engel vardir. bu engel çocuklugumuzda o toplumdan almis oldugumuz terbiyeyi ruhumuzdan çikarip atmanin mümkün olmamasidir. Bu mümkün olmadigi için eski toplum içinde kalmak zorundayiz.Bu açiklamalardan anlasildi ki millet ne irkin ne kavmin ne cografyanin ne politikanin ne de iradenin belirledigi bir topluluk degildir. Millet dilce dince ahlakça ve güzellik duygusu bakimindan ortak olan yani ayni terbiyeyi almis fertlerden olusan bir topluluktur. Türk köylüsü onu (dili dilime uyan dini dinime uyan) diyerek tarif eder. Felekten de bir adam kanca ortak oldugu insanlardan çok dilde ve dinde ortak oldugu insanlarla beraber yasamak ister.
Çünkü insani karakterimiz bedenimizde degil ruhumuzdadir. Maddi becerilerimiz irksizimdan geliyormanevi becerilerimizde terbiyesini aldigimiz toplumdan geliyor. Büyük iskender diyordu i;"Benim gerçek babam Filip degil Aristo'dur. Çünkü birincisi maddi varligimin ikincisi manevi varligimin meydana gelmesine neden olmustur." insan için manevi varlik maddi varliktan önce gelir. Bu bakimdan milliyette soy kütügü aranmaz. Yalniz terbiyenin ve idealin milli olmasi aranir. Normal bir insan hangi milletin terbiyesini almissa ancak onun idealine çalisabilir. Çünkü ideal bir heyecan kaynagi oldugu içindir ki aranir. halbuki terbiyesiyle büyümüs bulunmadigimiz bir toplumun ideali ruhumuza asla heyecan veremez. Aksine terbiyesini almis oldugumuz toplumun ideali ruhumuzu heyecanlara bogarak mutlu yasamamiza neden olur. Binden dolayidir i insan terbiyesiyle büyüdügü toplumun ideali ugruna hayatini feda edebilir. Halbuki zihnen kendisini bagli sandigi bir toplum ugruna ufak bir çikarini bile feda edemez. Kisaca insan terbiyece ortak olmadigi bir toplum isinde yasarsa Mutsuz olur.
Bu düsüncelerden çikaracagimiz pratik sonuç sudur; yurdumuzda bir zamanlar dedeleri Arnavutluk'tan veya Arabistan'dan gelmis milletdaslarimiz vardir. Bunlarin Türk teri beysiyle büyümüz ve Türk idealini e çalismayi aliskanlik haline getirmis görürsek diger milletdaslarimiz dan hiç ayirmamaliyiz. Yalniz iyi günlerimizde degil kötü günlerimizde de bizden ayrilmayanlari nasil milliyetimizin disinda sayabiliriz? Özellikle bunlar arasinda milletimize karsi büyük fedakarliklar yapmis Türklüge büyük hizmetler vermis olanlar varsa nasil olurda bu fedakar insanlara (siz Türk degilsiniz) diyebiliriz. Gerçi atlarda soy aramak gerekir. Çünkü bütün üstünlükleri içgüdüye dayandigi ve bunlar kalitim yolusla geldigi için hayvanlarda irkin büyük bir önemi vardir. insanlarda ise irkin sosyal niteliklere hiç bir etkisi olmadigi için soy aramak dogru degildir. Bunun tersi bir yol tutacak olursak memleketimizdeki aydinlarin ve fikir savasçilarinin birçogunu feda etmek gerekecektir. Bu durum dogru olmadigindan (Türküm) diyen her ferdi Türk tanimaktan yalniz Türlüge ihaneti görülenler varsa cezalandirmaktan basak çare yoktur.
__________________
"Güven" Çok İnce Bir Çizgidir.

Onu Kalınlaştırarak Kırılmasını Engelleyen Tek Şey
"İki Taraflı" Olmasıdır.

[Üye Olmadan Linkleri Göremezsiniz. Üye Olmak için TIKLAYIN...]
Dikkat !!! Kopyala Yapıştır Özelliğini Sadece Üyelerimiz Kullanabilir. Üyelik Ücretsizdir.. Ayrıca Üyelerimiz Forumdan Tamamen Reklamsız ve çok daha hızlı şekilde yararlanabilir.
KARAHAN isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
Alt 01-Mayıs-2009, 00:48   #4 (permalink)
Kullanıcı Profili
Kurmay Başkan
 
KARAHAN - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
Kullanıcı Bilgileri
Üyelik tarihi: Nisan-2009
Bulunduğu yer: Uçurumun Kenarindan
Üye No : 177
Mesajlar: 3.159
Konuları: 1389
İstatistikleri Seviye: 43 [â� Bé-Yêu â�â� Bé-Yêu â�â� Bé-Yêu â�â� Bé-Yêu â�â� Bé-Yêu â�]
Aktiflik: 321 / 1071
Güç: 1053 / 9667
Deneyim: 85%
İtibar Puanları
İtibar Puanı : 119637
İtibar Derecesi : KARAHAN has a reputation beyond reputeKARAHAN has a reputation beyond reputeKARAHAN has a reputation beyond reputeKARAHAN has a reputation beyond reputeKARAHAN has a reputation beyond reputeKARAHAN has a reputation beyond reputeKARAHAN has a reputation beyond reputeKARAHAN has a reputation beyond reputeKARAHAN has a reputation beyond reputeKARAHAN has a reputation beyond reputeKARAHAN has a reputation beyond repute
Teşekkürleri
Teşekkür Etmiş :
Teşekkür Almış :
Tuttuğu Takım

Standart

TÜRKÇÜLÜK-TURANCILIK
Türkçülükle Turanciligin farklarini anlamak için Türk ve Turan topluluklarinin sinirlarini belirlemek gerekir. Türk bir milletin adidir. Millet kendisine özel bir kültüre sahip olan topluluk demektir. O halde Türk'ün yalniz bir dili bir tek kültürü olabilir.
Oysa ki Türk'ün bazi kollari Anadolu Türklerinden ayri bir dil ayri bir kültür yapmaga çalisiyorlar. Mesela Kuzey Türkler'inden bir kisim gençler bir Tatar dili bir Tatar kültürü olusturmaya çalismaktadirlar. bU hareket Türklerin baska bir millet olmasi sonucunu verecektir. Uzata bulundugumuz için Kirgizlarin ve Özbeklerin nasil bir yol izleyeceklerini bilmiyoruz. Bunlarda birer ayri dil ve edebiyat birer ayri kültür olusturmaya çalisirlarsa Türk milletinin siniri daha daralmis olur. Yakitlarla Altay Türkleri daha uzakta bulunduklari için bunlari Türkiye Türkler'in bulunduklari için bunlari Türkiye Türkleri'nin kültürü dairesine almak daha güç görünüyor.
Bugün kültürce birlesmesi kolay olan Türkler özellikle Oguz Türkleri yani Türkmenleredir. Türkiye gibi Azerbaycan iran Harzem ülkelerinin Türkmenleri de Oguz uyrugundandir. Bundan dolayi Türkçülükteki yakin idealimiz (Oguz Birligi) yahut (Türkmen Birligi) olmalidir. Bu birlikten amaç nedir? Siyasi bir birlik mi? simdilik hayir! Gelecek hakkinda bugünden bir yargiya varamayiz. Fakat bu günkü idealimiz Oguzlarin yalniz kültürce birlesmesidir.
Oguz Türkleri bugün dört ülkede yayilmis olmakla beraber hepsi birbirine yakin akrabadirlar. Dört ülkedeki Türkmen illerinin adlarini karsilastirirsak görürüz ki birinde bulunan bir ilin veya boyun digerlerinde de dallari vardir.Mesela Harzem'de Tekeler'le Sarilar'i ve Karakalpaklar'i görüyoruz. Yurdumuzda Tekele bir sancak teskil edecek kadar çoktur; hatta bir bölümü zamaninda Rumeli'ye yerlestirilmistir. Türkiye'deki Sarilar özellikle Rumkale'de otururlar. Karakalpaklar ise Karapapak ve Terekeme adalarin alarak Sivas Kars ve Azerbaycan yörelerindedir. Harzem'de Oguz'un Salur ve marali boylariyla Çavda ve Göklen (Karluklardan Kealin) illeri vardir. Bu adlara Anadolu'nun çesitli yerlerinde rastlanir. Göklen kendi adani Van'da bir köye Gök oglan seklinde vermistir.
Oguz'un Bayat ve Afsar boylari da gerek Türkiye'de gerek iran'da ve Azerbaycan'da vardir. Akkoyunlular ile Karakoyunlular bu üç ülkede yayilmislardir. O halde Harzem iran Azerbaycan ve Türkiye ülkeleri Türk etnografyasi açisindan ayni urugun yurtalirdir. Bu dört ülkenin bütününe Oguzistan (Oguz ili) adani verebiliriz. Türkçülügün yakin hedefi bu büyük ülkede yalniz bir tek kültürün hakim olmasidir.
Oguz Türkleri genellikle oguz Han'in torunlaridir. Oguz Türkleri birkaç yüzyil öncesine gelinceye kadar birbiriyle yakindan ilgili bir aile biçiminde yasarlardi. Mesela Fuzuli bütün Oguz boylari içinde bilinen bir Oguz sairi idi. Korkut Ata Kitabi Oguzlar'in resmi Oguznamesi oldugu gibi sah ismail Asik Kerem Köroglu kitaplari gibi hak eserleri bütün oguz iline yayilmistir.Türkçülügün uzak ideali ise Turan'dir. Turan kimilerinin sandigi gibi Türklerden baska Mogollari Tunguzlari Finuvalari Macarlari da içine alan kavimler karmasi degildir. Bu zümreye bilim dilinde Uralo - Altay toplulugu denilir.
Bununla beraber bu sonuncu toplulugun içindeki kavimlerin dilleri arasinda bir akrabalik bulundugu da henüz ispat edilememistir. Hatta bazi yazarlar Ural kavimleriyle Altay kavimlerinin bir birinden ayri iki topluluk olusturdugunu ve Türklerin Mogollar ve Tunguzlarla beraber Altay grubunu Finuvanlarla Macarlarin da Ural gurubunu olusturduklarini iddia ediyorlar. Türklerin Mogollarla ve Tunguzlarla dil akrabaligi oldugu da henüz ispat edilmemistir. Bugün bilim açisindan tartisilmaz olan bir gerçek varsa o da Türkçe konusan Yakut Kirgiz Özbek Kipçak tatar Oguz gibi Türk boylarinin dilce ve gelenekçe kavmi bir birlige sahip oldugudur. Turan kelimesi Türlar yani Türkler demek oldugu için sadece Türkleri içine alan bir birligin adidir. O halde Turan kelimesini bütün Türk boylarini kapsayan Büyük Türkistan'a karsilik kullanmamiz gerekir. Çünkü Türk kelimesi bugün yalniz Türkiye Türkleri'ne verilen bir isim haline gelmistir. Türkiye'deki Türk kültür dairesinde olanlar elbette yine bu adi alacaklardir. Benim inancima göre bütün Oguzlar yakin bir zamanda bu isimde birleseceklerdir. Fakat Tatarlar Özbekler Kirgizlar ayri kültürler olustururlar ise ayri milletler durumuna geleceklerinden yalniz kendi isimleriyle anilacaklardir. O zaman bütün bu eski akrabalari kavmi bir topluluk halinde birlestiren müsterek bir isme gerek duyulacak iste bu ortak isim Turan kelimesidir.
Türkçülerin uzak ülküsü Turan adi altinda birlesen Oguzlari tatarlari Kirgizlari Özbekleri Yakutlari dilde edebiyatta kültürde birlestirmektir. Bu idealin bir gerçek haline geçmesi mümkün mü yoksa degil mi? Yakin idealler için bu yön aranirsa da uzak idealler için aranmaz. Çünkü uzat ideal ruhlardaki heyecani sonsuz bir dereceye yükseltmek için ulasilmak istenilen çok çekici bir hayaldir. Mesela Lenin Bolseviklik için kayin ideal olarak "Kollektivizmi" uzak ideal seklinde de "Komünizmin ne zaman uygulanacagini simdiden kestirmek mümkün degildir. Bu Hazret-i Muhammed'in cenneti gibi ne zaman ve nerede görünecegi bilinmeyen bir seydi."
iste Turan ideali bunun gibidir. Yüz milyon Türk'ün bir millet halinde birlesmesi Türkçüler için en güçlü bir heyecan kaynagidir. Turan ülküsü olmasaydi Türçülük bu kadar hizla yayilmayacakti. Bununla beraber kim bilir? Belki gelecekte Turan idealinin gerçeklesmesi de mümkün olacaktir. Ülkü gelecegin yaraticisidir. Dün Türkler için hayali bir ülkü olan milli devlet bugün Türkiye'de bir gerçek halini almistir.
O halde Türkçülügün idealinin büyüklügü noktasindan üç dereceye ayirabiliriz:
1) Türkiyecilik
2) Oguzlar veya Türkmencilik
3) Turancilik
Bugün gerçekli sahasinda yalniz "Türkiyecilik" vardir. Fakat ruhlarin büyük bir özleyisle aradigi Kizil Elma gerçeklik sahasinda degil hayal sahasindadir. Türk köylüsü Kizil Elma'yi hayal ederken gözünün önüne eski Türk ilhanliklari gelir. Gerçekten Turan ülküsü geçmiste bir hayal degil bir gerçekti. Milattan 210 sene önce Kun hükümdari Mete Kunlar (Hunlar) adi altinda bütün Etürkelir birlestirdigi zaman Turan ülküsü bir gerçek haline gelmisti. Hunlardan sonra Avarlar Avarlardan sonra Göktürkler Göktürklerden sonra Oguzlar bunlardan sonra Kirgiz-Kazaklar daha sonra Kur Han Cengiz Han ve sonuncu olmak Zühre Timurlenk Turan idealini gerçeklestirmediler mi?
Turan kelimesinin anlami bu sekilde sinirlandirildiktan sonra artik Macarlarin Finuvalarin Mogollarin Tunguzlarin Turan ile bir ilgilerinin kalmamasi gerekir. Turan Türklerin geçmiste ve belki de gelecekte bir gerçek olan büyük vatanidir.Turanlilar yalniz Türkçe konusan milletlerdir. Eger Ural ve Altay ailesi gerekten varsa bunun kendisine özel bir ismi oldugundan "Turan" adina ihtiyaci yoktur.
Bir de bazi Avrupali yazalar Bati Asya'da aslen Samilere veya Arilere mensup olmayan bütün kavimlere "Turani" adini veriyorlar. Bunlarin anaci bu kavimlerin Türklerle akraba oldugunu belirtmek degildi. Yalniz Samilerle Arilerden baska kavimler oldugunu anlatmak içindir.
Bundan basak bazi yazarlar da sehname'Eye göre Tür"" ile "irec" in kardes olduguna bakarak Turakh'i eski iran'in bir kismi saymaktadirlar. Oysa ki sehname'ye göre Tür ile irec'in üçüncü bir kardesleri daha vardir ki adi "Selem" dir. "Selem" ise iranli bir boyun dedesi degil bütün Samilerin müsterek atasidir. O halde Feridun'un ogullari olan bu üç kardes Nuh'un ogullari gibi eski etnografik ayirimlarin adlarindan dogmustur. Bundan anlasiliyor ki "Turan" iran'in bir parçasi degil bütün Türk illerini8n hepsini içine alan Türk toplulugundan ibarettir.
__________________
"Güven" Çok İnce Bir Çizgidir.

Onu Kalınlaştırarak Kırılmasını Engelleyen Tek Şey
"İki Taraflı" Olmasıdır.

[Üye Olmadan Linkleri Göremezsiniz. Üye Olmak için TIKLAYIN...]
Dikkat !!! Kopyala Yapıştır Özelliğini Sadece Üyelerimiz Kullanabilir. Üyelik Ücretsizdir.. Ayrıca Üyelerimiz Forumdan Tamamen Reklamsız ve çok daha hızlı şekilde yararlanabilir.
KARAHAN isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
Alt 01-Mayıs-2009, 00:48   #5 (permalink)
Kullanıcı Profili
Kurmay Başkan
 
KARAHAN - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
Kullanıcı Bilgileri
Üyelik tarihi: Nisan-2009
Bulunduğu yer: Uçurumun Kenarindan
Üye No : 177
Mesajlar: 3.159
Konuları: 1389
İstatistikleri Seviye: 43 [â� Bé-Yêu â�â� Bé-Yêu â�â� Bé-Yêu â�â� Bé-Yêu â�â� Bé-Yêu â�]
Aktiflik: 321 / 1071
Güç: 1053 / 9667
Deneyim: 85%
İtibar Puanları
İtibar Puanı : 119637
İtibar Derecesi : KARAHAN has a reputation beyond reputeKARAHAN has a reputation beyond reputeKARAHAN has a reputation beyond reputeKARAHAN has a reputation beyond reputeKARAHAN has a reputation beyond reputeKARAHAN has a reputation beyond reputeKARAHAN has a reputation beyond reputeKARAHAN has a reputation beyond reputeKARAHAN has a reputation beyond reputeKARAHAN has a reputation beyond reputeKARAHAN has a reputation beyond repute
Teşekkürleri
Teşekkür Etmiş :
Teşekkür Almış :
Tuttuğu Takım

Standart

MiLLi KÜLTÜR VE MEDENiYET
Milli Kültür (Hars) ile medeniyet arasinda hem birlesme noktasi hem de ayrilik noktalari vardir. Mili kültür ile medeniyet arasindaki birlesme noktasi ikisininde bütün toplumsal hayatlari içine almasidir. Toplumsal hayatlar sunlardir; Din ahlak hukuk akil estetik ekonomi dil ve fen ile ilgili hayatlar. Bu sekiz türlü hayatin bütününe milli kültür adi verildigi gibi medeniyet de denilir. simdi milli kültür ile medeniyet arasindaki ayriliklari farklari arayalim:
Birinci olarak kültür milli oldugu halde medeniyet milletlerarasidir. Kültür yalniz bir milletin din ahlak hukuk akil estetik dil ekonomi ve fen hayatlarinin uyumlu bir bütünüdür. Medeniyet ise ayni gelismislik düzeyine sahip birçok milletlerin sosyal hayatlarinin ortak bir bütünüdür. Mesela Avrupa milletleri arsinda ortak bir Bati medeniyeti vardir. Bu medeniyetin içinde birbirinden ayri ve bagimsiz olmak üzere bir ingiliz kültürü bir Fransiz kültürü bir Alman kültürü v.d. barinmaktadir.
ikinci olarak medeniyet yöntem araciligiyla ve ferdi iradelerle olusan sosyal olaylarin bütünüdür. Mesela din ile ilgili bilgiler ve bilimler yöntem ve irade ile olustugu gibi ahlak hukuka güzel sanatlara olustugu aklin fonksiyonlarina dile ve fenlere ait bilgiler ve teoriler de hep fertler tarafindan yöntem ve irade ile olusturulmuslardir. Bundan dolayi ayni medeniyet dairesi içinde bulunan bütün bu kavramlarin bilgilerin ve bilimlerin toplami medeniyet dedigimiz seyi meydana getirir.
Milli kültürü olusturan seyler ise yöntem ile fertlerin iradesiyle var olmamislardir. Yapay degillerdir. Bitkilerin hayvanlarin organik hayati nasil kendiliginden ve dogal bir biçimde gelisiyorsa milli kültüre ait olan seylerin olusmasi ve gelismesi de tipki öyledir. Mesela dil fertler tarafindan yöntemle yapilmis bir sey degildir. Dilin bir kelimesini degistiremeyiz. Onun yerine baska bir kelime icat edip koyamayiz. Dilin kendi dogasinda olan bir kuralini da degistiremeyiz. Dilin kelime ve kurallari ancak kendiliklerinden degisirler. Biz bu degismeye seyirci kaliriz. Fertler tarafindan yalniz birtakim terimler yani yeni sözler eklenebilir. Fakat bu sözler ait oldugu meslek sinifi tarafindan kabul edilmedikçe söz durumunda kalarak kelime olmak özelligi kazanamaz. Yeni bir söz bir meslek sinifi tarafindan kabul edildikten sonara da bir topluluk sinifi kelimesi özelligi kazanir. Ancak bütün halk tarafindan kabul edildikten sonra dir ki ortak kelimeler arasina girebilir.
Fakat yeni sözlerin bir meslek sinifi veya bütün halk tarafindan kabul edilip edilmemesi onlari icat edenlerin elinde degildir. Eski Osmanli dilinde sinasi'den beri milyonlarca yeni söz icat edildigi halde bunlardan az bir bölümü meslek sinifi kelimeleri arasina geçebilmistir. Ortak kelimeler arasina geçenlerse bes on kelime kadardir.
Demek ki milli kültürün ilk örnegini dilin kelimelerinden medeniyetin ilk örneginin de yeni sözler biçiminde icat edilen terimlerinde görüyoruz. Yeni sözler ise kisinin kendi eseridir. Bazen bir kisinin icat ettigi bir söz birden hak arasina yayilabilir. Fakat bu yayilma kuvvetini o söze veren onu icat eden adam degildir. Toplumun kisilerce bilinmeyen gizli bir akimidir. Bundan on bes yil önce yurdumuzda yanyana iki dil yasiyordu; Bunlardan birincisi resmi bir degere sahipti ve yaziyi tekeline almis gibiydi. Buna Osmanlica adi veriliyordu.
ikincisi yalniz halk arasinda konusulmak zorunda kalmis gibiydi. Buna da küçümseyerek Türkçe adi veriliyordu ve asagi tabakaya özel bir argo saniliyordu. Halbuki asil dogal ve gerçek dilimiz bu idi. Osmanlica ise Türkçe'nin Arapça'nin ve Acemce'nin dilbilgisi söz dizimi ve sözcüklerinin birlestirilmesiyle olusturulmus yapay bir karisimdan ibaretti. Bu iki dilden birincisi dogal bir olusumdu ve günlük hayatta kullanilan kullanilan kendiliginden ortaya çikmisti. Bundan dolayi milli kültürümüzün diliydi. ikincisi ise fertler tarafçidan yöntemle ve iradeyle yapilmisti. U dil asuresinin içine yalniz bazi Türkçe kelimeler ve takilar karisabilirdi. Demek ki Osmanlica'nin milli kültürümüzde pek az bir payi vardi. Bundan dolayi ona medeniyetimizin dili idi diyebiliriz.
Yurdumuzda bu iki dil gibi iki ölçü de yari yana yasiyordu. Türk halkinin kullandigi Türk ölçüsü yöntem ile yapilmiyordu. Hak ozanlari ölçülü oldugunu bilmeden gayet lirik siirler yaziyorlardi. Tabii bu ilham ile yaraticilikla olusurdu. Özel bir yöntemle ve taklitle yapilmiyordu. O halde bir ölçü de Türk kültürünün içindeydi Osmanli ölçüsüne gelince; bu Acem sairlerinden alinmisti. Bu ölçüde siir yazanlar taklitle ve belli bir biçimde yaziyorlardi. Bundan dolayidir ki aruz ölçüsü denen bu ölçü halk arasina girememisti. Bu ölçüde siir yazanlar Acem edebiyatini ders alarak ögreniyorlar aruz yöntemiyle uyguluyorlardi. Bundan dolayi aruz ölçüsü milli kültürümüze giremedi. Acemlerde ise köylüler bile aruz siirler söyler. Bundan dolayi aruz ölçüsü iran'in milli kültürüne ait demektir.
Yurdumuzda bunlardan baska yanyana yasayan iki müzik vardir. Bunlardan biri halk arasinda kendi kedine dogmus olan Türk müzigi digeri Farabi tarafindan Bizans'tan çevirme ve aktarma yoluyla alinan Osmanli müzigidir. Türk müzigi ilham ile olusmus taklitle disardan alinmamistir. Osmanli müzigi ise taklit araciligiyla alinmis ve ancak yöntemle devam ettirilmistir. Bunlardan birincisi milli kültürümüzün ikincisi ise medeniyetimizin müzigidir. Medeniyet yöntemle ve taklit araciligiyla bir milletten diger millete geçen kavramlarin ve tekniklerin bütünüdür. Milli kültür ise hem yöntemle yapilamayan hem de taklitle basak milletlerden alinamayan duygulardir. Bu nedenle Osmanli müzigi kurallardan olusmus bir fen biçiminde oldugu halde Türk müzigi kuralsiz yöntemsiz fensiz melodilerden Türkün bagrindan kopan samimi nagmelerden ibarettir. Halbuki Bizans müzigi kaynagina çikarsak bunu da eski Yunan kültür içinde görürüz.
Edebiyatimizda da yani ikilik vardir. Türk edebiyati halkin atasözleriyle bilmecelerinden halk masallariyla hal kosmalarindan destanlarindan halk cengnameleriyle menkibeleriniden tekkeliden ilahileriyle nefeslerinden halkin güldürücü fikralarindan ve halk tiyatrosundan ibarettir. Atasözleri dogrudan dogruya halkin bilgece sözleridir. Bilmeceleri de yaratan halktir. Halk masallari da fertler tarafindan düsülmemistir. Bunlar Türkün mitolojik çaglardan baslayarak gelenek yoluyla zamanimiza kadar gelen peri masallariyla dev masallaridir. Dede Korkut kitabi'ndaki masallar da ozandan ozana sözlü bir biçimde yazilmis halk masallaridir. Türk tarihinde ve etnografyasindaki mitler lejandlar efsaneler de Türk edebiyatinin elamanlaridir. Cengnamelere ve dini menkibelere gelince bunlar halk edebiyatinin islami devresine ait ürünleridir. Halk sairlerinin kosmalariyla destanlari manileriyle türküleri de yukarida saydigimiz eserler gibi Türk hakkinin samimi eserleridir.
Bunlar da yöntemle taklitle yapilmamislardi. Asik Ömer Dertli Karacaoglan'lar gibi sairler halkin sevgili sairleridir. Tekkeler de birer hak mabedi oldugu için buralarda dogan ilahilerle nefersler de hak edebiyatina dolayisiyla Türk edebiyatina aittir. Yunus Emre ve Kaygusuz ile Bektasi sairleri bu gruba girerler. Osmanli edebiyati ise masal yerine ferdi hikayelerle Romanlardan kosma ve destan yerine taklitle yapilmis gazellerle alafranga siirlerden olusmustur. Osmanli sairlerinin her biri mutlaka Acem devrinde bir Acem sairine Fransiz devrinde bir Fransiz sairine benzer. Fuzuli ile Nedim bile bu konuda farkli degildirler. Bu yönden Osmanli yazarlariyla sairlerinden hiç biri orijinal degildir hepsi taklitçidir; hepsinin eserleri estetik ilhamdan dogmustur. Mesela nüktecilik (Humour) bakimindan bu iki gurubu karsilastiralim. Nasreddin Hoca incili Çavus Bekri Mustafa ve Bektasi Babalari hak nüktecileridir; Kani ile Sururi ise Osmanli divaninin mizahçilaridir. Dogal nüktecilik ile yapay mizah arasindaki fark bu karsilastirma ile meydana çikar.
Karagözle orta oyununa gelince; bunlar da hak gösterisi yani geleneksel Türk tiyatrosudur. Karagöz ile Hacivat'in çatismalari Türk ile Osmanli'nin yani o zamanki kültürümüzle medeniyetimizin mücadelelerinden ibarettir.
Ahlakta da ayni ikiligi görürüz Türk ahlaki ile Osmanli ahlaki birbirine zit gibidir. Kasgarli Mahmud Divan-i Lugat'in "Türk" maddesinde Türkleri kisaca tarif ediyor. diyor Türk'te böbürlenme ve övünme yoktur. Türk büyük kahramanliklar ve fedakarliklar yaptigi zaman bir olaganüstülük yaptigindan habersiz görünür. Cahiz de Türklerin aynen bu biçimde anlatiyor. Osmanli tipine bakarsak eski sairlerinde kendine övgü dizmelerin yeni edebiyatçilarinda ise böbürlenme ve övünmenin hakim oldugunu görürüz. Servet-i fünun okulu Osmanli edebiyatinin en parlak devridir. Bu okulun takipçisi olan sairlerin çogu süpheci kötümser ümitsiz hasta ruhlar biçiminde görünmüslerdir. Hakiki Türk ise inançli iyimser ümitli ve saglamdir.
Hatta bilginlerimiz arasinda da ikilik görürüz. Osmanli bilginlerinin geleneksel ismi ulema-i rüsum (resmi bilginler) idi. Anadolu'daki bilginler ise halk bilginleri idi. Birinciler rütbeli fakat cahil idiler ikinciler ilimli fakat rütbesiz idiler. Politika ve askerlik sahasinda büyük bir dahi olan Afsarli Nadir sah bütün Müslümanlari Sünnilik dairesinde birlestirmek ve bütün sultanlari Osmanli padisahinin emri altina sokmak için görüsmelerde bulunmak üzere istanbul'a dini ve politik bir kurul göndermisti. istanbul'da bu kurul ile görüsmek için resmi bilginleri görevlendirdiler. iranli bilginler kurul bunlara söz anlatmakta yetersiz kalinca sadrazama basvurarak dediler ki: "Bizim bilimden basak politik hiç bir rütbemiz yoktur.
Oysa ki görüsmelerde bulundugumuz kisiler büyük rütbeli kisiler olduklarindan karismalarinda serbestçe söz söyleyemiyoruz. Bizi tasradaki rütbesiz bilginlerle görüstürürseniz çok memnun oluruz." Ragip Pasa'nin Tahkik ve Tevfik adli kitabinda naklettigi bu gerçek olay gösteriyor ki Nadir sah'in bilim kurulu Osmanli bilginlerine degil Türk bilginlerine deger veriyorlardi. Eski devirlerin hatta politik ve askeri basarilari da hak arasinda çikmis cahil ve okur-yazar olmayan pasalar aitti. Daha sonra Ragip Pasa ve Sefih ibrahim Pasa gibi Osmanli egitiminde yüksek bir yer sahibi olanlar hükümetin basina geçince isler bozulmaga basladi.
Bununla beraber bu toplumsal ikilikler yalniz düsünce etkinliklerine özeldi. O zamanlar el isi ayak tabakasina ait sayildigindan yüksek tabaka tekniklerin her çesidinden uza duruyordu. Bu sebeple mimarlik hattatlik tas oymaciligi ciltçilik tezhipçilik marangozluk demircilik boyacilik halicilik çuhacilik ressamlik nakkaslik gibi pratik tekniklerin yalniz bir sekli vardi. O da hak teknigiydi. Demek ki genellikle yüksek bir güzellige sahip bu sanatlara sadece Türk sanati adini verebiliriz. Bunlar Osmanli medeniyetine degil Türk kültürüne ait idi. Bugün Avrupa bu eski sanatlarimizin ürünlerini milyonlar harcayarak parça parça topluyor. Avrupa'nin Amerika'nin müzeleri salonlari hep Türk eserleriyle dolmaktadir. Avrupa'da bu Türk hayranligina Turquerie adi verilir. Avrupa'nin gerçek düsünür ve sanatçilari mesela Lamartine'leri Auguste Comte'lari Pierre Laffite'leri Mismer'leri Pierre Loti'leri Farrere'leri türkün samimi sanatina alçak gönüllü gösterirsiz ahlakina derin ve bagnaz olmayan dindarligina özetle var olanla yetinmek ve kadere boyun egmekle beraber sürekli bir iyimserlik ve idealizmden ibaret olan fakir ama mutlu hayatina hayrandirlar.
Fakat bunlarin asik olduklari seyler Osmanli medeniyetine giren yöntemle ve taklitle yapilmis eserler degil Türk kültürünün ilhamiyla olusmus orijinal eserlerdir. Yalniz ülkemize özgü olan bu garip durumun nedeni nedir? Niçin bu ülkede yasayan bu iki tip Türk tipi ile Osmanli tipi birbirine bu kadar zittir? niçin Türk tipinin her seyi güzel Osmanli tipinin her seyi çirkindir? Çünkü Osmanli tipi Türk kültürüne ve hayatina zararli olan emperyalizm alanina atildi. Kozmopolit oldu. Sinif çikarini imparatorlugu genisledikçe yüzlerce milleti egemenligi altina aldikça yönetenlerle yönetilenler ayri iki sinif haline giriyorlardi. Yöneten bütün kozmopolitler Osmanli Sinifi'ni yönetilen Türkler de Türk Sinifi'ni olusturuyorlardi. Bu iki sinif birbirini sevmezdi. Osmanli sinifi kendini hakim millet biçiminde görür yönettigi Türklere mahkum millet gözüyle bakardi. Osmanli sürekli Türk'e (esek Türk) derdi. Türk köylerine resmi bir kisi geldigi zaman Osmanli geliyor diye herkes kaçardi. Türkler arasinda Kizilbasligin meydana çikisi bile bu ayrilikla açiklanabilir.
sah ismail'in dedesi olan seyh Cüneyd oguz boylari arasinda Ogul mu önce gelir yoksa sahabeler mi diyerek propaganda yapiyordu. Oguz boylari Oguz Han'in çocuklari ve Kayilar'in amca ogullari degil miydiler? Nasil oluyordu da padisahin Enderun'dan çikan devsirmelerden olusan sahabeleri (yakin adamlari) bunlara tercih ediyordu. O tarihteki halk seyhleri Türklerin o zamanki ezilmisliklerini geçmiste Ehl-i Beyt'in (Peygamber Soyu) ugramis oldugu ezilmislige benzetiyorlardi. O zaman Türkmenlerin büyük bir kismi bu benzeyise aldanarak baba ocagindan ayrildilar; kendi kendilerine ari bir edebiyat ayri bir felsefe ayri bir tapinak yaptilar.
Bununla beraber din bakimindan Osmanlilardan ayrilmamis olan Sünni Türkler de milli kültür bakimindan Osmanli emperyalizmine baglandilar. Bunlar da kendi kendilerine milli bir kültür yaparak.
Osmanli medeniyetine karsi tamamen ilgisiz kaldilar. Osmanli medeniyetinin seçkinlerine havas denildigi gibi Türk kültürünün de ozanlari asiklari babalari ve ustalari vardi. Demek ki ülkemizde iki türlü seçkin bulunuyordu. Bunlardan birincisi sarayi temsil ediyordu. Bu sinifin geçimini saglayan da saraydi. Mesela Osmanli sairleri saraylardan "caize" almakla geçindikleri gibi Osmanli müzisyenleri de sarayin verdigi bagislarla maaslarla geçinirlerdi. Halkin saz öve söz sairleri ise adini olan Osmanli bilginleri kazaskerlikte kadiliklarda yüksek maaslar ve arpaliklar alirlardi. Halk hocalarindan ve seyhlerinden ibaret olan Türk din adamlari ise yalniz halk beslerdi. Bundan dolayi güzel sanatlarda ve diger alanlarda rehberlik eden ustalar yigitbasilar ve ahi babalar yalniz halk sinifindan yetisirler ve daima hak ve Türk kalirlardi.
Görülüyor ki milli kültür ile medeniyeti birbirinden ayiran milli kültürün özellikle duygulardan medeniyetin özellikle bilgilerden olusmus olmasidir. insanda duygular yönteme ve iradeye bagli degildir. Bir millet baska bir milletin dini ahlaki ve estetik duygularini taklit edemez. Mesela Türklerin islamliktan önceki dininde Gök Tanri ödül tanrisidir. Cezalandirmaya karismaz. Ceza tanrisi Erlik Han isminde baska bir mitolojik kisiliktir. Tanri yalniz cemal (güzellik) sifatiyla göründügü için eski Türkler onu yalniz severlerdi; Tanriya karsi korku hissi duymazlardi. islamliktan sonra Türklerde "muhabbetullah"in (Tanri sevgisi) üstün gelmesi bu eski gelenegin devamindan ötürüdür. Türklerde "menhafetullah" (Allah Korkusu) pek enderdir. istanbul'da ve Anadolu'daki vaizlerin tecrübeleri gösteriyor ki güzellige iyilige dair vaaz edenlerin dinleyicileri sürekli artiyor; cehennemden zebanilerden bahseden vaizlerin dinleyicileri ise sürekli azaliyor. Türklerin eski dinlerinde kati sofuca icabetler yoktu estetik ve ahlaki törenler çoktu. Bunun sonucu olarak islamliktan sonra da Türkler en güçlü bir imana en samimi bir din duygusuna sahip olduklari halde kuru sofuluk ve yobazliktan uzak kaldilar. Bu konuda Yunus Emre'yi okumak yeterlidir. Türklerin camilerde ilahilere ve mevlit okumaya; tekkelerde ise siire müzige büyük bir yer vermeleri estetik dindarlik örnegi ne uymalarindan dolayidir.
Eski Türk dininide Türk tanrisi baris ve barislik Tanrisi idi. Türk dininin özünü gösteren il kelimesi baris anlamina geliyordu (Kasgarli Mahmud) ilci (barisçi) demek oldugu gibi ilhan Baris Hakani demekti. Türk ilahlari Mahçurya'dan Macaristan'a kadar sürekli bir baris ortami saglayan barissever öncülerden baska bir sey degildi. En eski Türk devletinin kurucusu olan Mete'nin yüksek ahlakini barisseverligini emperyalizmden kaçinmasini Yeni Mecmua'da yazmistim. Türk barisseverliginin kurucusu Mete'dir. Türklerin bu eski barisçilik gelenegi sayesindedir ki Türk hükümdari islam döneminde de her zaman yenilenlere sefkatle davranmis her zaman kendilerini milletlerarasi barisin sorumlusu saymislardir. Türk tarihi bastan basa bu duruma taniktir. Avrupalilarin o kadar suçladiklari Atilla bile yine onlarin anlattiklarina göre yenilmis milletler ne zaman baris istemislerse derhal kabul etmistir. Çünkü Atilla'nin Tanri Kutu unvanini Allah'in Belasi seklinde çevirmekle tarihi bir günah islemislerdir. Türklerin bütün sanat dallarinda açikça görülen estetik özellikleri de dogallikla çinilerinde mimarlik ve yazi sanatinda beliren hep bu estetik özelliklerdir. Türkün güzel sanatlarinda oldugu gibi din hayatinda ve ahlakinda da hep bu özelliklerin egemen oldugu görülür.
Bu örnekten de anlasilir ki bir kültürün meydana getiren çesitli sosyal yasayislar arasinda içiten bir baglilik içiten bir uyum vardir. Türkün dili nasil saf ise din ahlak güzellik politika ekonomi ve aile hayatlari da hep saf ve içtendir. Türkün hayatindaki sevimlilik ve orijinallik ve bu egemen karakterin bir yansimasindan ibarettir. Fakat milli kültürün elemanlari arasindaki bu uyuma bakip da medeniyetin de uyumlu elemanlarindan meydana geldigini zannetmek dogru degildir. Osmanli medeniyeti Türk acem Arap kültürleriyle islam dinine Dogu medeniyeti ve son zamanlarda da Bati medeniyeti kurumlarindan meydana gelen bir karmadir. Bu kurumlar hiçbir zaman kaynasarak iç içe geçerek uyumlu bir bütün haline giremedi. Bir medeniyet ancak milli bir kültüre asilanirsa uyumlu bir birlige kavusur. Mesela ingiliz medeniyeti ingiliz kültürün asilanmistir. Bundan dolayi ingiliz kültürü gibi ingiliz medeniyetinin elemanlari arasinda da bir uyum vardir.
Milli kültür ile medeniyet arasindaki bir iliski de sudur; Her kavim ilk önce yalniz milli kültürü vardir. Bir kavim kültür bakimindan yükseldikçe politik açidan da yükselerek kuvvetle bir devlet olusturur. Diger taraftan da kültürün yükselmesinden medeniyet dogmaya baslar. Medeniyet baslangiçta milli kültürden dogdugu halde sonradan komsu milletlerin medeniyetinden de birçok kurumlar alir. Fakat bir toplumun medeniyetinde fazla bir gelismenin süratle meydana gelmesi zararlidir. Ribot diyor ki:"Zihnin fazla gelismesi karakteri bozar." Kiside zihin ne ise toplumda da medeniyet odur. Kiside karakter ne ise cemiyetin fazla gelismesi de milli kültürü bozar. Milli kültürü bozulmus olan milletlere "dejenere milletler denir.
Milli kültür ile medeniyetin sonuncu bir iliskisi de sudur: milli kültürü kuvvetli fakat medeniyeti zayif bir milletle milli kültürü bozulmus fakat medeniyeti yüksek olan baska bir millet politik mücadeleye girince milli kültürü kuvvetli olan millet her zaman galip gelmistir. Mesela eski Misirlilar medeniyette yükselince milli kültürleri bozulmaya basladi. O zaman yeni dogan Fars devleti ise medeniyette henüz gri olmakla beraber kuvvetli bir milli kültüre sahipti. Bu nedenle iran'da da medeniyet yükseldi. Buna karsilik milli kültür zayiflamaga basladi. Bu kere de önce milli kültürleri henüz bozulmamis olan Yunanlilara yenildiler. Bir süre sonra Yunan kültürü de bozulmaga basladigindan gerek Yunanlilar gerek iranlilar kuvvetli bir milli kültürle meydana çikan medeniyetsiz Makedonyalilara yenildiler. Doguda Eskani ve Sasani ailelerinin batida Romalilarin milli kültürü bozulmaga baslayan Makedonyalilara üstün gelmis de ayni sekilde açiklanabilir.
Nihayet medeniyetten hiçbir nasibi olmayan fakat milli kültürde son derece güçlü olan Raplar ortaya çikarak hem Sasanileri hem de Romalilari yendiler. Fakat. Çok zaman geçmeden Arap milleti de medenilesmege basladigindan milli kültürünü kaybederek politik egemenligi Türkistan'dan yeni gelmis olan töreli Selçuk Türklerine teslim ettiler. Töre Türklerin milli kültüründen basak bir sey degildir. Türklerin simdiye kadar bagimsiz kalmasi Çanakkale'den ingilizlerle Fransizlari kovmasi ve Mütarekeden sonra ingiliz silahlariyla ve parasiyla donanmis bulunan yunanlilarla Ermenileri yenerek manen ingilizleri yenmesi hep bu milli kültürün gücü sayesindedir.
Milli kültür ile medeniyet arasindaki bu iliskiler anlasildiktan sonra artik Türkçülügün ne demek oldugunu ve bu memlekette ne gibi görevleri yerine getirmesi gerektigini belirleyebiliriz. Osmanli medeniyeti iki sebeple yikilmak zorundaydi. Birincisi Osmanli imparatorlugu'nun bütün imparatorluklar gibi geçici bir topluluktan ibaret olmasaydi. Sonsuza kadar yasayacak olanlar ise geçici topluluklar degil toplumlardir. Cemiyetlere gelince bunlar yalniz milletlerden ibarettir. Esir milletler milli benliklerini imparatorluklarin kozmopolit yönetimi altinda ancak bir süre için unutabilirlerdi. Bir gün mutlaka milletler den ibaret olan gerçek toplumlar sürü olus uykusundan uyanacaklar kültürel bagimsizliklarini ve politik egemenliklerini isteyeceklerdi. Avrupa'da bes yüz yildan beri bu islem sürüyordu. Bundan dolayi bu gelismeden bagimsiz yasamis olan Avusturya Rusya v Osmanli imparatorluklari da önceki benzerleri gibi dagilmaga yüz tutacaklardi.
ikinci neden bati medeniyetinin yükseldikçe dogu medeniyetini büsbütün ortadan kaldirmak güce ulasmasidir. Rusya'da ve Balkan ülkelerinde Bati medeniyeti Dogu medeniyetinin yerine geçtigi gibi; Osmanli imparatorlugu'nda da ayni durum bas gösterecekti. Dogu medeniyeti bazilarinin zannettikleri gibi gerçekten islam medeniyeti degil. Kaynagi Dogu medeniyeti idi. Nasil ki Bati medeniyeti de Hiristiyan medeniyeti degil. Bati Roma medeniyetinin bir devamindan ibaretti. Osmanlilar. Dogu Roma medeniyetini dogrudan dogruya Bizans'tan almadilar: kendilerinden önce Müslüman Araplarla acemler bu medeniyeti almis olduklarindan Osmanlilar onu bu dindas milletlerden aldilar. Bundan dolayidir ki bu medeniyeti bazi fikir adamlari islam medeniyeti sandilar.
Bati medeniyetinin her yerde dogu medeniyetinin yerine geçmesi dogal bir kanun olunca Türkiye'de de böyle olmasi zorunlu idi. O halde Dogu medeniyeti dairesinde bulunan Osmanli medeniyeti ister istemez ortadan kalkacak onun yerine bir taraftan islam diniyle beraber bir Türk kültürü diger taraftan da Bati medeniyeti geçecektir. iste Türkçülügün görev bir taraftan yalniz hak arasinda kalmis olan Türk kültürünün arayip bulak diger taraftan Bati medeniyetini tam ve canli bir biçimde alarak milli kültüre asilamaktadir.
Tanzimatçilar Osmanli medeniyetini Bati medeniyetiyle uzlastirmaga çalismislardi. Oysa ki iki zit medeniyet yanyana yasayamazlar; sistemleri birbirine aykiri oldugu için ikisi de birbirini bozmaga neden olur. Mesela Bati'nin müzik teknigi ile Dogu'nun müzik teknigi birbiriyle uzlasmaz. Bati'nin deneysel mantigi ile Dogunun iskolastik mantigi birbiriyle barisamaz. Bir millet ya Dogulu olur ya Batili olur. iki dinli bir fert olmadigi gibi iki medeniyetli bir millet de olamaz. Tanzimatçilar bu noktayi bilmedikleri için yaptiklari yenilik hareketinde basari saglayamadilar.
Türkçülere gelince bunlar esasen Bizansli olan Dogu medeniyetini büsbütün birakarak Bati medeniyetini tam bir biçimde almak istediklerinden girisimlerinde basarili olacaklardir. Türkçüler tamamiyla Türk ve Müslüman kalmak sartiyla bati medeniyetine tam ve kesin bir biçimde girmek isteyenlerdir. Fakat bati medeniyetine girmeden önce milli kültürümüzü arayip bularak milli kültürümüzü ortaya çikarmamis gerekir.
__________________
"Güven" Çok İnce Bir Çizgidir.

Onu Kalınlaştırarak Kırılmasını Engelleyen Tek Şey
"İki Taraflı" Olmasıdır.

[Üye Olmadan Linkleri Göremezsiniz. Üye Olmak için TIKLAYIN...]
Dikkat !!! Kopyala Yapıştır Özelliğini Sadece Üyelerimiz Kullanabilir. Üyelik Ücretsizdir.. Ayrıca Üyelerimiz Forumdan Tamamen Reklamsız ve çok daha hızlı şekilde yararlanabilir.
KARAHAN isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
Alt 01-Mayıs-2009, 00:49   #6 (permalink)
Kullanıcı Profili
Kurmay Başkan
 
KARAHAN - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
Kullanıcı Bilgileri
Üyelik tarihi: Nisan-2009
Bulunduğu yer: Uçurumun Kenarindan
Üye No : 177
Mesajlar: 3.159
Konuları: 1389
İstatistikleri Seviye: 43 [â� Bé-Yêu â�â� Bé-Yêu â�â� Bé-Yêu â�â� Bé-Yêu â�â� Bé-Yêu â�]
Aktiflik: 321 / 1071
Güç: 1053 / 9667
Deneyim: 85%
İtibar Puanları
İtibar Puanı : 119637
İtibar Derecesi : KARAHAN has a reputation beyond reputeKARAHAN has a reputation beyond reputeKARAHAN has a reputation beyond reputeKARAHAN has a reputation beyond reputeKARAHAN has a reputation beyond reputeKARAHAN has a reputation beyond reputeKARAHAN has a reputation beyond reputeKARAHAN has a reputation beyond reputeKARAHAN has a reputation beyond reputeKARAHAN has a reputation beyond reputeKARAHAN has a reputation beyond repute
Teşekkürleri
Teşekkür Etmiş :
Teşekkür Almış :
Tuttuğu Takım

Standart

HALKA DOgRU
Türkçülügün ilk esaslarindan biri de su "Halka Dogru" prensibidir. Vaktiyle bu prensibi uygulamak üzere istanbul'da Halka Dogru adli bir dergi çikariyorduk. Sonralari izmir'de de ayni isimde bir dergi yayinlandi.
"Halka dogru gitmek ne demektir? Halka dogru gidecek olanlar kimlerdir? Bir milletin aydinlarina fikir adamlarina o milletin "Seçkinler" i adi verilir. Seçkinler yüksek bir egitim ve ögretim görmüs olmakla haltan ayrilmis olanlardir. iste halka dogru gitmesi lazim gelenler bunlardir.
Seçkinler halka dogru niçin gidecekler? Bu soruya bazilari söyle cevap veriyor: "Seçkinler halka milli kültür götürmek için" gitmelidirler. Halbuki önceki bölümde görüldü3gü üzere yurdumuzda "milli kültür" denilen sey yalniz halkta vardir. Seçkinler henüz milli kültürden nasiplerini almamislardir. O halde milli kültürden yoksun bulunan seçkinler milli kültürün canli bir müzesi olan halka nasil bir biçimde milli kültür götürebilecekler? Meseleyi çözebilmek için önce su noktalara cevap verelim: seçkinler neye sahiptir? Halkta ne vardir? Seçkinler medeniyete sahiptir. Halkta milli kültür vardir. O halde seçkinlerin halka dogru gitmesi su iki amaç için olabilir: 1) Halktan milli kültür terbisi almak için halka dogru gitmek. 2)Halka medeniyet götürmek için halka dogru gitmek. Gerçektende seçkinlerin halka dogru gitmesi iki amaç içindir. Seçkinler milli kültürü yalniz halkta bulabilirler baska bir yerde bulamalar. Demek ki halka dogru gitmek milli kültüre dogru gitmek demektir. Çünkü halk milli kültürün canli bir müzesidir.
Seçkinlerin çocukken aldiklari terbiyede milli kültür yoktu. Çünkü içinde okuduklari okullar halk okulu degildi milli okul da degildi. Bu nedenle milletimizin seçkinleri milli kültürden yoksun kalarak yetistiler millilikten uzaklasarak yetistiler. simdi bu eksikligi tamamlamak istiyorlar. Ne yapmalidirlar? Bir taraftan halkin içine girmek halkla beraber yasamak halkin kullandigi kelimelere cümlelere dikkat etmek. Söyledigi atasözlerini gelenekte yasayan bilgelikleri duymak düsünüsündeki ve duyusundaki yöntemi belirlemek siirini müzigini dinleyerek dansini oyunlarini seyretmek. Hayatina ahlaki duygularina katilabilmek giyinisinde evinin mimarisinde mobilyalarinin sadeligindeki güzellikleri tadabilmek.
Bundan baska halkin masallarini fikralarini menkibelerini "tandirname" adi verilen eski törenden kalma inanislari ögrenme. Halk kitaplarini okumak. Korkut Ata'dan baslayarak halk nükteciligini çocuklugumuzda seyrettigimiz Karagözle orta oyununu aramak bulmak lazim. Halkin cenkname'ler okunan eski kahvelerini Ramazan gecelerini Cuma arifane'lerini çocuklarin her yil sabirsizlikla bekledikleri coskun bayramlarini yeniden diriltmek canlandirmak gerek halkin sanat eserlerini toplayarak milli müzeler kurmak gerek. iste Türk milletinin seçkinleri ancak uzun süre halkin bu milli kültür müzeleri ve okullari içinde yasadiktan sonradir ki millilesmek imkanina kavusurlar. Ruslarin en büyük sairi olan Puskin bu biçimde millilestigi içindir ki gerçekten bir milli sair oldu. Dante Petrark Jean Jacques Rousseau Goese Schiller D'Annunzio gibi milli siirler hep haktan aldiklari güç sayesinde sanat dahileri oldular.
Sosyoloji de bize gösteriyor ki deha aslinda halktadir. Bir sanatkar ancak halktaki estetik zevkin göründügü bir yer olursa dahi olabilir. Bizde dahi sanatçilarin yetismemesi sanatkarlarimizin estetik zevklerini halkin canli müzesinden almamalari yüzündendir. Bizde simdiye kadar halkin güzellik duygusuna kim deger verdi? Eski Osmanli seçkinleri köylüleri esek Türk diye asagilardi. Anadolu sehirlileri de; tasrali deyimiyle küçümsenirdi. Halka bütün olarak verilen isim avam kelimesinden ibaretti.
Havas yalniz sarayin kullarinin olusturdugu Osmanli seçkinleriydi. Halka deger vermedikleri içindir ki bugün bu eski seçkinler sanatinin ne dili ne ölçüleri ne edebiyati ne müzigi ne felsefesi ne ahlak sistemi ne politikasi ne ekonomisi özetle hiçbir seyi kalmadi. Türk milleti bütün bu seylere yeniden her birinin alfabesinden baslamak zorunda kaldi. Bu milletin yakin bir zamana kadar kendisine özel bir adi bile yoktu. Tanzimatçilar ona: "Sen yalniz Osmanlisin. Sakin basak milletlere bakarak sen de milli bir ad isteme! Milli bir ad istedigin anda Osmanli imparatorlugu'nun yikilmasina neden olursun! demislerdi. Zavalli Türk "vatanimi kaybederim" korkusuyla "Vallahi Türk degilim Osmanliliktan baska hiçbir topluluga ait degilim" demek zorunda kalmisti. Boso'ya 1 karsi bu sözü her gün söyleyen milletvekillerimiz bile vardi.
Fakat bu Osmanlicilar hiç düsünemiyorlardi ki her ne yapsalar bu yabanci milletler Osmanli toplulugundan ayrilmaga çalisacaklardir. Çünkü artik yüzlerce milletten olusmus yapay topluluklarin devamina imkan kalmamistir. Bundan sonra her millet; ayri bir devlet olacak homojen içten dogal bir toplum hayati yasayacaklardir. süphesiz. Avrupa'nin batisinda bes yüzyildan beri baslayan bu sosyal gelisme hareketi mutlaka dogusunda da baslayacakti. I. Dünya Savas'inda Rusya Avusturya ve Osmanli imparatorluklarinin yikilmasi da gösterdi ki bu sosyal kiyamet pek yakinmis acaba Türkler bu sosyal mahser meydanina kendilerinin de Türk adli bir millet olduklarini Osmanli imparatorlugu içinde kendilerinin de özel bir vatanlari ve milli haklari bulundugunu bilmeyerek anlamayarak çikmis olsaydilar saskinliktan ne yapacaklardi?
Yoksa "Mademki Osmanlilik yikildi bizim artik hiçbir milli ümidimiz hiçbir politik emelimiz kalmadi mi diyeceklerdi? Önceki Türkçülüge ilgisiz kalan bazi insafli Osmanlicilar Wilson Prensipleri ortaya atildiktan sora "Türkçülük bize Osmanli imparatorlugu'ndan ayri özel ve milli bir hayatimiz sinirlari etnografya bilimi tarafindan çizilmis milli bir vatanimiz bu vatanda kendi kendimizi tam bir bagimsizlik ile yönetmekten ibaret olan milli bir hakkimiz oldugunu zamaninda bir çogumuzun zihnine ve ruhuna yerlestirmis olmasaydi bugün halimiz ne olacakti?" demege basladilar. Demek ki yalniz bir tek kelime kutsal ve mübarek Türk kelimesidir ki bu karisikligin içinde dogru yolu görmemize neden oldu.
Türkçüler seçkinlere yalniz milletlerinin adini ögretmekte kalmadilar; onlara milletin güzel dilini de ögrettiler. Fakat verdikleri ad gibi bu ögrettikleri güzel dil de halktan alinmisti. Çünkü bunlar yalniz halkta kalmisti. Seçkinler sinifi ise simdiye kadar bir uyurgezer hayati yasiyordu. Uyurgezerler gibi iki kisilikleri vardi. Gerçek kisiligi Türk oldugu halde uyurgezerlik hali içinde kendini Osmanli saniyordu. Öz dili Türkçe oldugu halde uyurgezerler gibi hastalik sonucu olarak yapay bir dil kullaniyordu. siirde de kendi dogal ölçülerini birakarak acemden aldigi taklit ölçülerle siir okuyordu. Türkçülük bir ruh doktoru gibi bu uyurgezeri Osmanli olmayip Türk olduguna dilinin Türkçe ve ölçülerinin halk ölçüleri olduguna inandirdi. Hayir inandirmak degil kelimenin tam anlamiyla ona bunu ilmi verilerle kanitladi. Böylelikle ki seçkinler yapay bir uyurgezerlik halinden kurtularak normal bir biçimde düsünmege ve duymaga basladi.
Fakat bugün itiraf etmeliyiz ki bu seçkinler halka dogru yalniz bir tek adim ata bilmislerdi. Tamamen halka dogru gitmis olmak için halkin içinde yasayarak ondan milli kültürü tamamen almalari gerekir. Bunun için yalniz bir çare vardir ki o da Türkçü gençlerin ögretmenlikte köylere gitmesidir. Yasli olanlarda hiç olmazsa Anadolu'nun iç sehirlerine gitmelidirler. Osmanli seçkinleri ancak tamamen halk kültürünü aldiktan sonradir ki milli seçkinler haline gireceklerdir.
Halk dogru gitmenin ikinci görevi de halka medeniyet götürmektir. Çünkü halkta medeniyet yoktur. Seçkinlerse medeniyetin anahtarlarina sahiptir. Fakat halka degerli bir armagan olarak asagida gösterdigimiz üzere dogu medeniyetini veya onun bir dali olan Osmanli medeniyetini degil Bati medeniyeti götürmelidirler.
__________________
"Güven" Çok İnce Bir Çizgidir.

Onu Kalınlaştırarak Kırılmasını Engelleyen Tek Şey
"İki Taraflı" Olmasıdır.

[Üye Olmadan Linkleri Göremezsiniz. Üye Olmak için TIKLAYIN...]
Dikkat !!! Kopyala Yapıştır Özelliğini Sadece Üyelerimiz Kullanabilir. Üyelik Ücretsizdir.. Ayrıca Üyelerimiz Forumdan Tamamen Reklamsız ve çok daha hızlı şekilde yararlanabilir.
KARAHAN isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
Alt 01-Mayıs-2009, 00:49   #7 (permalink)
Kullanıcı Profili
Kurmay Başkan
 
KARAHAN - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
Kullanıcı Bilgileri
Üyelik tarihi: Nisan-2009
Bulunduğu yer: Uçurumun Kenarindan
Üye No : 177
Mesajlar: 3.159
Konuları: 1389
İstatistikleri Seviye: 43 [â� Bé-Yêu â�â� Bé-Yêu â�â� Bé-Yêu â�â� Bé-Yêu â�â� Bé-Yêu â�]
Aktiflik: 321 / 1071
Güç: 1053 / 9667
Deneyim: 85%
İtibar Puanları
İtibar Puanı : 119637
İtibar Derecesi : KARAHAN has a reputation beyond reputeKARAHAN has a reputation beyond reputeKARAHAN has a reputation beyond reputeKARAHAN has a reputation beyond reputeKARAHAN has a reputation beyond reputeKARAHAN has a reputation beyond reputeKARAHAN has a reputation beyond reputeKARAHAN has a reputation beyond reputeKARAHAN has a reputation beyond reputeKARAHAN has a reputation beyond reputeKARAHAN has a reputation beyond repute
Teşekkürleri
Teşekkür Etmiş :
Teşekkür Almış :
Tuttuğu Takım

Standart

BATIYA TOgRU
Bir eski atalar sözü bize söyle diyor: "isini bil asani bil esini bil!" Bu ilkeye gönderme sosyoloji de bize böyle diyebilir: ""illetini tani ümmetini tani medeniyetini tani!".Türkçülerin yayinlari ve milli yikimlar bize az çok milletimizin ümmetimizin nelerden ibaret oldugunu anlatti. Bu noktalarda artik herkesin yani biçimde düsündügü görülüyor. Fakat hangi medeniyet dairesine ait oldugumuz meselesine gelince bu noktada hala aramizda görüs farklari belki gerçek anlasmazliklar vardir. Bu nedenle milli meseleleri incelemeye baslarken bu meseleyi de çözmege çalismamis gerekir.
Medeniyet meselesinin açikliga kavusamamasinin birinci sebebi "medeniyet" kavrami ile "medenilik" kavraminin birbirine karistirilmasidir. Eski zamanlarda toplumlar su üç halden birine ait sayilirdi. Vahsilik göçebelik medenilik bu gün vahsilik kelimesi bilim dünyasindan büsbütün disari atildi. Çünkü eskiden vahsi denilen ilkel toplumlarin da kendilerine özgü birer medeniyetleri oldugu ortaya çikti. Hatta bu cemiyetlerin bazi gelisme asamalarindan geçtikleri anlasildigindan bunlara hakkinda ilkel toplumlar teriminin kullanilmasindan bile çekinenler var.
Medeniyetin bütün insan toplumlarinda var oldugu görülünce bunun hayvan topluluklarinda da bulunup bulunmadigi meselesi ortaya çikar. Medeniyet bir takim kurumlarin yani düsünüs ve yapis biçimlerinin bütünüdür. Hayvan topluluklari ise kalitim yoluyla geçen içgüdülerle yönetilirler. Bunlarda hatta is bölümü ve mesleklere ayrilma bile soya çekim iledir. Hükümdar isçi asker gibi siniflar. Görevleri için gerekli olan organlari dogarken beraberinde dünyaya getirirler. Hayvan topluluklarinda gelenek ve terbiye yollariyla kusaktan kusaga geçen kurumlara benzer hiçbir sey yoktur. Buna göre bunlarda medeniyetin varligini kabul etmemek gerekir. O halde medeniyet hakkinda asagidaki iki ilkeyi gerçek olarak ileri sürebiliriz: 1) Medeniyet bütün insan toplumlarinda vardir. 2) Medeniyet yalniz insan toplumlarina özgüdür.
Medeniyet birtakim kurumlarin bütünüdür demistik. Oysa ki yalniz bir millete özgü olan kurumlarin bütününe milli kültür denir. Yalniz bir ümmete özgü olan kurumlarin bütününe de din d adi verildigi gibi bu iki kavramin karsisinda medeniyet kavraminin yeri ne olabilir? Sosyolojiye göre kültürleri ve dinleri ayri olan çesitli toplumlar arasindaki ortak kurumlarin tamamina medeniye adini vermemiz uygundur. Demek ki milli kültürce ve dince birbirine yabanci bulunan toplumlar medeniyette ortak olabilirler. milli kültürdeki ayriliklar nasil din birligine engel degilse milli kültürün ve dinin ayri olmasi da medeniyetteki ortakliga engel olamaz. Mesela Yahudilerle Japonlar gerek milli kültür gerek din bakamindan Avrupalilara yabanci olduklari halde medeniyetçe Avrupa milletleriyle ortaktirlar.
Medeniyet meselesinin netlik kazanamamasinin bir nedeni de medeniyetin yalniz bir türlü oldugunu sanmaktir. Oysa ki birçok medeniyetler vardir. Mesela bugün Avustralya asiretleri baska bir medeniyet dairesi Afrika asiretleri ve Okyanusya asiretleri de basa medeniyet daireseli olustururlar. ilk çag'da Akdeniz kiyilarinda yasayan milletler arasinda ortak olan bir Akdeniz Medeniyeti vardi. Bundan eski Yunan Medeniyeti Yunan medeniyetinden de eski Roma Medeniyeti dogdu. Bu son medeniyetten de Dogu ve Bati medeniyetleri dogdu. Asya'nin dogusunda da bir Uzak Dogu Medeniyeti vardi. Çinliler Mogollar Tonguzlar Tibetliler Çin Hindi kavimleri hala o medeniyet dairesindedirler. Arkeoloji bilginleri yer altindaki insan eserlerinden tarih öncesi devirlerin medeniyet dairelerini bile bulup meydana çikarabiliyorlar. Hak bilgisi arastiricilari da masallarin mitlerin ve menkibelerin atasözlerinin birtakim medeniyet daireleri olusturdugunu ortaya koymaktadirlar.
Bu sözlerden anlasiliyor ki medeniyet dairelerinin de kendilerine özgü cografya alanlari ve bu alanlarin belirli sinirlari var. Mesela bir masal veya bir alet belirli bir noktaya kadar yayiliyor. Ondan öteye gidemiyor. Çünkü her medeniyet baska bir sisteme girer. Adeta her medeniyetin basa bir mantigi baska bir estetigi basak bir hayat görüsü vardir. Bu yüzdendir ki medeniyetler birbirine alisamiyorlar. Yine bundan dolayidir ki bir medeniyeti bütün sistemiyle kabul etmeyenler onun bazi bölümlerini alamiyorlar. Alsalar bile kendilerine mal edemiyorlar. Medeniyeti de din gibi disindan degil içinden olmak gerekir. Medeniyet de tipki din gibidir. Ona da inanmak ve yürekten baglanmak gerekir. Bu notayi iyi yanlamamis olan Tanzimatçilarin bizi Avrupa Medeniyet'ine dis görünüsü taklit etmek yoluyla sokmak girisimleri bundan dolayi kisir kaldi.
Medeniyetlerin cografi sinirlari ayri oldugu gibi tarihi gelismeleri de birbirinden ayridir. Bu gelismelerin de bir baslangici ve bir sonu vardir. Fakat medeniyet daireleri milli kültür dairelerinden daha genis olduklari için ömürleri de ötekilerin ömründen daha uzundur.
Bundan basak bir millet gelismesinin yüksek noktalarina çiktikça medeniyetini de degistirmek zorunda kalir. Mesela Japonlar son yüzyilda Uzak Dogu medeniyetini birakarak bati medeniyetine girdiler. Bu konuda en çarpici örnegi Türklerde görürüz. Çünkü Türkler gelismelerinin üç yari asamasinda birbirine benzemeyen üç farkli medeniyet dairesine girmek zorunda kaldilar: Türkler kavimi devlet hayati yasarken Uzak Dogu medeniyeti içindeydiler. Sultani devlet devrine geçince Dogu medeniyetine girmek zorunda kaldilar. Bugün milli devlet dönemine geçtikleri sirada da içlerinde Bati medeniyetine girmek için kuvvetli bir akimin belirdigini görüyoruz.
Uzak Dogu medeniyetinin izlerine özellikle sözlü geleneklerden ayrilmayan cahil tabakada rastlariz. Bu tabakanin hala inanmakta bulundugu "tandirname" kurallari uzak dogu medeniyetinde esas olan inanislarla uygulamasi devamindan ibarettir. Masallar eski menkibelerle mitlerin artiklaridir. Bir taraftan eski Türk diniyle uzak dogu milletlerine özgü dinlerin diger taraftan bunlarin bütünü ile bugün de okuma yazma bilmeyen halk arasinda yasamakta bulunan tandirname hükümleri ve masallar arasindaki karsilastirmalar bu gerçegi ortaya çikarmak için yeterlidir.
Bu karsilastirma bize Türklerin Altay irki yahut Mogol irki adlari verilen topluluklarla ilgilerinin de gerçek konumu gösterebilir. Arilerden daha beyaz ve güzel olan Türklerin sari irka mensup gösterilmesi bilimsel bir esasa dayanmadigi gibi Altay irki denilen kavimler toplulugunda da bir dil birliginin varligi henüz kanitlanmamistir. O halde pek de açik olmayan bir biçimde irk adi verilen bu topluluklarin olmasi mümkündür. Bu ihtimale göre bizim gerek Fin-Ugurlar'la gerek Tonguz ve Mogollarla tek bagimiz geçmiste Uzak Dogu Medeniyetinde onlarla ortak bulunmamizdan ve uzun süre onlari politik egemenligimiz altinda yasatmamizdan ibarettir. Bu ortak hayatlar dolayisiyla dillerimiz arasinda bazi ortak kelimeler ortaya çikmis olabilir.
Türklerin islam dinine girmesiyle. Dogu medeniyetine girmesi ayni zamanda oldu. Bundan dolayi bir çoklarina göre dogu medeniyetine islam medeniyeti demek daha dogru görünüyor. Oysa ki yukarida belirttigimiz gibi dinleri ayri bulunan toplumlar ayni medeniyet içinde olabilirler. Demek ki medeniyet dinden ayri bir seydir. Böyle olmasaydi dinleri ayri olan toyluluklar arasinda ortak hiç ir kurumun olmamasi gerekirdi. Din yalniz kutsal kurumlardan yalniz inançlarla ibadetlerden ibaret oldugu için bunlarin disinda kalan kutsal olmayan kurumlar mesela kutsal kavramlarla teknik araçlar estetik ilkeler dininin disinda ayri bir sistem olustururlar. Matematik botanik zooloji biyoloji psikoloji sosyoloji gibi dogal bilimler sanayiye ve güzel sanatlara özgü teknikler dinlere bagi degildir. Buna göre hiçbir medeniyet hiçbir dine baglanamaz. Bir Hiristiyan medeniyeti olmadigi gibi bir islam medeniyeti de yoktur. Bati medeniyeti islam medeniyeti sanmak dogru olmadigi gibi dogu medeniyetine de islam medeniyeti adini vermek yanlistir. Dogu medeniyetiyle bati medeniyetinin kaynaklarini islam ve Hiristiyan dinlerinde degil baska yerlerde aramak gerekir...
Akdeniz medeniyeti ilk çagda eski Misirlilarin Sümerlerin Hititlerin Asurlularin Fenikelilerin v.d. yardimi ile olusmustu. Bu medeniyet eski yunanlilarda olgunluga ulastiktan sonra Romalilara geçti. Romalilar bu medeniyeti yönetimleri altina aldiklari yüzlerce millete asiladiktan sonra Dogu Roma ve Bati Roma adlari ile iki ayri devlete ayrildilar. Fakat bu ayrilik yalniz politik alanda kalmadi. Akdeniz medeniyetinin de "dogu" ve "bati" adlari ile ikiye ayrilmasina neden oldu. Avrupalilar Bati Roma'nin mirasçisi olduklari için Bati Roma medeniyetini benimseyerek ilerlettiler. Bundan simdiki Bati medeniyeti ortaya çikti. Müslüman Araplar ise Dogu Roma'nin politik mirasçilari olduklari gibi medeniyette de onlari takipçisi oldular. Dogu Doma medeniyeti Müslümanlarin elline geçince dogu Medeniyeti adini aldi. Bu tezimizi ispat için Dogu medeniyetinin elemanlarina biraz göz gezdirelim:
Arap mimarisinin ilk modelleri Bizans mimarisidir. Türk mimarisi de bu iki mimarinin kaynasmasindan dogmustur. Gerçekte Araplarla Türler disardan aldiklari modellere dini imanlarinin ahlaki ideallerinin ilhami ile gelismeler ekleyerek oldukça özgün mimarilere sahip oldular. Bu kendi kisiligine uydurma isi arpalarla Türlerin dini karakterlerinin ve milli kültürlerinin etkisi ile oldu. Bununla beraber bu mimarilerin ilk modellerini Dogu Roma medeniyetinde aramak konusunda sanat tarihçileri birlesirler...
Dogu'da seçkinlere özgü olmak üzere bir dümtek müzigi vardir. Farabi bu müzik teknigini Bizans'tan alarak Arapça'ya aktardi. Bu müzik Arab'in Acem'in Türk'ün yüksek sinifina girmekle beraber halkin derin tabakalarina inemedi. Yalniz seçkinler tabakasinin tekelinde kaldi. Yalniz seçkinler tabakasinin tekeline kaldi. Bundan dolayidir ki Müslüman milletler mimaride oldugu kadar bu Dogu müziginde de orijinal bir kisilik gösteremediler. Türkün halk tabakasi eki Uzak Dogu medeniyetinde yarattigi melodileri devam ettirerek milli bir halk müzigi olusturdu. Araplarin Acemlerin halk kismi da eski melodilerinde devam ettiler. Bu nedenle Dogu müzigi Dogu'nun hiçbir milletinde milli bir müzik biçimini alamadi. Bu müzige islam musikisi denilememesine baska bir neden daha vardir. Bu müzik Müslüman milletlerden basa Ortodoks milletlilerin Ermenilerin Yahudilerin de tapinaklarinda söylenmektedir.
Araplar mantigi felsefeyi doga bilimlerini ve matematigi Bizans'tan çevirdikleri gibi güzel konusma aruz gramer ve sentaks gibi estetige ve dile ait bilimlerde de oradaki yöntemleri örnek olarak aldilar. Tip da ipokrat'in ve Galien'in yetistirdigi ögrencilerden alindi. Özetle Araplar bilim fen felsefe adina akil ve deneye dasanan her ne varsa Bizans'tan aldilar. Sonralari aceler gibi Türler de bu bilgileri Araplardan ögrendiler serbest düsünüslü arap filozoflari "Mesai" ve "israki" adlari ile ikiye ayrilmislardi. Mesailer Aristo'nun israkiler Eflatun'un yolundan gidiyorlardi. Dine bagli islam hakimleri de "Mütekelim" ve "Mutasavvif" adlari ile ikiye ayrilmisti. Mütekellimle "Cüz-i layetecezza" Bölünmeyen parça'yi (atom) kabul ederek Demokrit ve Epikür felsefelerine; mutasavviflar da iskenderiye filozofu Plotin'in "Yeni Eflatunculuk" sisteminin mirasçilari olmuslardi. Pisagor'un Zenon'un eserlerini çevirenler ögretenler de vardi. Bu sonuncu filozofun ögrencilerine "Revakiyun" (kemer-alticilar) adi verilirdi. Muhiddin-i Arabi'nin "ayan-i sabite"si (sabit örnekler) Eflatun'un "idea" larindan baska bir sey degildi. Metafizikten baska ahlak politika ve idaresi ilimleri de Aristo'dan alinmistir. Ahlak-i Nasiri Ahlak-i Celali Ahlak-i Ahlaki gibi kitaplar genellikle "ahlâk politika ev idaresi" bölümlerine ayrilir ve hepsi de Aristo'yu taklit ederek yazilmistir.
Dogu Roma medeniyeti ile Bati Roma medeniyeti ortaçag devam ettigi sürece birbirinden o kadar ayrilmadilar. Müslümanlar. Dogu medeniyetini büyük degisikliklere ugratamadiklari gibi Hiristiyanlarda ortaçagda Bati medeniyeti büyük gelismelere kavusturamadilar.
Ortaçagda Avrupa'da yalniz iki yeniligin meydana çiktigini görüyoruz: Feodal satolarda opera ortaya çikti. Bati Avrupa'nin güneylerinde yüceltici ask duygusu (sövalye aski) salon ve kadin estetigi olustu. Birinci yenilik müzigin gelismesiyle Bati müziginin sekillenmesine neden oldu. Çünkü eski yunanlilarin kurduklari müzik teknigindeki çeyrek sesler operaya uymadigindan terk edildi. Ayni zamanda operanin etkisiyle monoton melodiler birakilarak müzige armoni elamani ekledi. ikinci yenilikte kadinlarin namus ve kutsalliklarini kaybetmeksizin toplum hayatina karismasini sagladi. Müslümanlar harem selamlik çarsaf peçe gibi görenekleri Hiristiyan Bizans'la Mecusi iran'dan almakta iken; Bati Avrupa'da kadinlar sosyal hayata giriyorlardi. iste Ortaçagda Dogu Medeniyeti ile Bati Medeniyeti arasinda bu gibi küçük farklar bir yana büyük bir simetri görülür. Mesela ortaçag islam mimarisini e karisik Avrupa'da gotik adiyla dini bir mimari görürüz. islam aleminin hikemiyatina karsilik. Avrupa medreselerinde iskolastik felsefesini buluruz.
Özgür felsefeye göre gerçek bilinmez. Filozofun görevi bu bilinmez gerçegi geleneklere bagli olmaksizin arayip bulmaktir. Bulacagi geçek toplumsal geleneklere aykiri olsa da umurunda degildir. Çünkü ona göre gerçek her seyden daha faydalidir ve daha delildir.Oysa ki bilginlere göre bütün gerçekler bilinir. Çünkü gelenekler kusaktan kusaga geçerek degismez olmus gerçeklerdir. Bilginin görevi esasen bilinen bu gerçekleri mantikli delillerle kanitlamak ve dogrulamaktir. Yöntemlerdeki bu farktan dolayidir ki bilginler filozof aydinla anilmalarini istemezlerdi. Çünkü filozoflara dinsiz gözüyle bakarlardi.Avrupa'nin ortaçagdaki kilise filozoflari da hep bu görüsteydiler. Felsefe tarihinde bu sisteme iskolastik adi verilirdi. islam bilginleri gibi Avrupa iskolastikleri de Aristo'yu birinci ögretmen saymislardir. Bu topluluklardan her ikisine göre bilgeligin amaci din ile Aristo felsefesinin uzlastirilmasindan ibaretti.
Avrupa'da Rönesans reform felsefi yenilik romantizm gibi ahlak din bilim estetik alanlarinda olan degisiklikler ortaçag hayatina son verdi. islam dünyasinda bu degisiklikler olmadigi için biz hala ortaçagdan kurtulmamisizdir. Bu bakimdan Avrupa iskolastige son verdigi halde biz henüz onun etkisi altindayiz. Birçok yüzyillar atbasi beraber gittikleri halde Dogu ile Bati'nin bu ayrilisinin nedeni nedir? Bu konuda tarihçiler birçok nedenler sayarlarsa da biz sosyolojinin gösterdigi nedenleri daha dogru gördügümüzden onlari ileri sürecegiz. Avrupa'nin büyük sehirlerinde toplumsal yogunlugun artmasi is bölümünü gerektirdi. Uzmanlik meslekleri ve uzmanlar ortayi çikti. Uzmanlikla beraber fertlerde kisisel karakter olustu. Ruhlarin esas yapisi degisti. Bu esasli degisiklikten yeni ruha sahip mantikça ideale eski insanlara benzemeyen yeni insanlar dogdu. Bunlarin ruhundan fiskiran yeni hayat eski çerçevelere sigdirilmazdi. Bundan dolayi eki çerçeveler kirildi. parçalandi. Serbest kalan yeni hayat yaratici kudretinin her tarafa yönelterek her sahada ilerleme ve gelismeler sagladi. Özellikle büyük sanayi meydana getirerek çagdas medeniyetin çehresini sekillendirdi.
Dogu'da ise nüfusça yogunluk açisindan ilerigitmis büyük sehirler olusmamisti. Var olan bir yük sehirle ise nüfusça karisik olduklari gibi kaynasma araçlarindan bundan dolayi da morale dogu'da ne is bölümü ne uzmanlik ne kisilik ne de büyük sanayi olusmadi. Yeni bir ruha yeni bir hayata kavusmadiklari için Dogu milletleri zorunlu olarak medeniyetleri ortaçagdaki seklinden daha ileri götüremediler. Çünkü eylemsizlik kanunu geregince bir neden onu degistirmedikçe her sey oldugu gibi kalir. Bununla beraber Bati ve Orta Avrupa Ortaçag medeniyetinden kurtuldugu halde. Dogu Avrupa'da yasayan Ortodoks milletler hala bu medeniyetten kurtulamamislardi. Ruslar ta Deli Petro zamanina kadar Dogu Medeniyetinde kaldilar. Deli Petro Ruslari Dogu Medeniyeti'nden çikararak Bati Medeniyeti'ne geçirmek için çok zahmetler çekti. Bir milletin Dogu Medeniyetinden Bati medeniyetine geçmesi için ne gibi yöntemler izlemesi gerektigini anlamak için Deli Petro'nun yenilestirme tarihini incelemek yeterlidir. Ruslar yeteneksiz görünürken bu zorlayici yenilikten sonra hizla ilerlemeye basladilar. Dogu Medeniyeti'nin ilerlemeye engel Bati Medeniyeti'nin yükselmeye neden olduguna bu tarihi olay da bir delil degil midir?
Avrupa Medeniyeti'nin temeli is bölümüdür demistik. is bölümü Avrupa'da yalniz zanaatlari yalniz ekonomik meslekleri birbirinden ayrilmakla kalmadi... Bilimler sahasinda da is bölümü meydana gelerek her bilimin yari uzmanlari yetismege basladi. Güzel sanatlar alaninda da is bölümü kendisini göstererek önceleri ayni kisiden birlesebilen sanatlari birbirinden farkli uzmanliklara ayirdi. Sosyal hayatin diger kollari da is bölümü araciligiyla birbirinden ayrildilar. Politik güçler yasama yargi yürütme adlariyla üçe ayrildigi gibi politik örgütle dini örgüt de birbirinden ayrildilar. is bölümünün bu durumundan adalet örgütü güç kazandigi gibi ekonomik bilimsel estetik etkinlikler de son derece mükemmellesti. Bu nedenle Müslüman milletler önce Avrupalilara askeri ve politik güç açisindan esit hatta bazen üstün iken Avrupa'da is bölümünün meydana getirdigi ilerlemeler neticesi olarak onlara oranla gittikçe zayif bir seviyede kalmaga basladilar.
Gerek askerlikte gerek politikada iki toplumun birbiriyle savas edebilmeleri için iki tarafin ayni silahlarla donanmasi gerekir. Avrupalilar sanayideki çok ilerlemeleri sayesinde tank gibi zirhli otomobil gibi uçak dretnot denizalti gibi müsis savas araçlari yapabildikleri halde biz bunlara karsilik yalniz adi top ve tüfek kullanmak zorundayiz. Bu durumda islam dünyasi Avrupa'ya karsi sonuna kadar nasil dayanabilecek? Gerek dinimizin gerek vatanimizin bagimsizligini nasil savunabilecegiz?
Bu dini ve vatani tehlikeler karsisinda yalniz bir kurtulus çaresi vardir ki o da bilimlerde sanayide askerlik ve hukuk örgütlenmesinde Avrupalilar kadar ilerlemektir. Yani medeniyette onlara esit olmaktir. Bunun için de tek bir çare vardir: Avrupa medeniyetine tam bir biçimde girmek. Önceleri Tazminatçilar da bu gerekliligi görerek Avrupa Medeniyeti'ni almaga kalkismislardi. Fakat onlar aldiklari seyleri yarim aliyorlar tam almiyorlardi. Bundan dolayidir ki ne bir gerçek üniversite kurabildiler ne uyumlu bir yargi örgütü olusturabildiler. Tanzimatçilar üretimi modernlestirmeden önce tüketim biçimlerini yani giyim-kusam beslenme bina ve mobilya sistemlerini degistirdikleri için milli sanatlarimiz tamamen çöktü buna karsi yeni tarzda Avrupali bir endüstrinin çekirdegi bile olusamadi. Bunun nedeni yeterli derecede ilmi inceleme yapmadan esasli bir ideal ve kesin bir program olusturmadan ise baslamak ve her iste yarim tedbirli olmakti.
Tanzimatçilarin büyük bir hatasi da bize Dogu Medeniyeti ile Bati Medeniyeti'nin sentezinden bir kültür karisimi yapmak istemeleriydi. Sistemleri büsbütün ayri prensiplere dayanan birbirine zit iki medeniyetin uzlastirilacagini düsünememislerdi. Hala politik yapilmis da var olan ikilikler hep bu yanlis hareketin sonuçlaridir. iki türlü mahkeme iki türlü ögretim yeri iki türlü vergi iki türlü bütçe iki türlü bütçe iki türlü yasa.
Özetle bu ikilikler saymakla bitmez. Medrese ile okul bir ikilik yarattigi halde her okulun içinde de ine bir türlü ikilikler vardi. Yalniz Harbiye ile Tibbiye'de Avrupali bir ögretim yöntemi izleniyordu. Bu sayededir ki bugün milli hayatimizi kurtaran büyük kumandanlarla kisisel hayatlarimizi kurtarabilecek bilgin doktorlara sahibiz. Bu iki meslek sahipleri içinde Avrupa'daki meslektaslariyla boy ölçüsebilecek uzmanlar yetismesi özellikle Harbiye ve Tibbiye okullarinin ikilikten uzak olmasi sayesindedir. Yeniçerinin savas teknigi ile hekimbasilarin tip teknikleri bu okullara girmis olsaydi bugünkü sanli komutanlarimizla ünlü doktorlarimiza sahip olabilecek miydik?
iste bu iki ögretim kurumunun durumu bizim için yapacagimiz egitim devriminde bir örnek olmalidir. Dogu Medeniyetini Bati Medeniyeti ile uzlastirmaga çalismak ortaçagi son çaglarda yasatmak demekti. Yeniçerilikle Nizamiye askerligi nasil uyusamazsa hekimbasilikla bilimsel doktorluk nasil bir araya gelemezse eski hukuk ile yeni hukuk eski bilim ile yeni bilim eski ahlak ile yeni ahlak da öyle uyusamaz. Yazik ki yalniz askerlikle tiptaki yeniçerilik kaldirilabildi. Diger mesleklerdeki yeniçerilikler ortaçag hortlaklari kiliginda hala yasamaktadirlar.
Birkaç ay önce Türkiye'yi Milletler örgütüne sokmak için istanbul'da bir örgüt kuruldu. Oysa ki Avrupa Medeniyeti'ne kesin bir biçimde girmedikçe Milletler örgütüne girmemizden ne yarar saglanabilecekti. Kapitülasyonlarla politik baskilara esir edilmek istenilen bir millet Avrupa Medeniyeti'nin disinda sayilan bir millet demektir. Japonlar Avrupali bir millet sayildiklari halde biz hala Asyali bir millet sayilmaktayiz. Bunun nedeni de Avrupa Medeniyeti'ne tam bir biçimde girmeyisimizden baska ne olabilir? Japonlar dinlerini ve milletlerinin korumak sartiyla Bati Medeniyeti'ne girdiler bu sayede her konuda Avrupalilara yetistiler.
Japonlar böyle yapmakla dinlerinden milli kültürlerinden hiçbir sey kaybettiler mi? Asla. O halde biz niçin duraksiyoruz? Biz de Türkçülügümüzü ve Müslümanligimizi korumak sartiyla Bati Medeniyeti'ne kesin olarak giremez miyiz? Bati Medeniyeti'ne girmege basladigimiz günden beri degistirdigimiz seyleri inceleyelim. Bakalim bunlar arasinda dinimize milliyetimize ait seyler var mi? Mesela Rumi takvimi birakarak bunun yerine Bati takvimini aldik. Rumi takvim bizim için kutsal bir sey mi idi? Rumi takvim Rumlara yani Bizanslilara aittir. Bunu kutsamak gerekirse onlar kutsamalidirlar.Aristo'nun delilci mantigini birakarak Descartes ile Bacon'un mantigini ve bu mantiktan dogan metodolojiyi almanin dinimize ve kültürümüze ne zarari olabilir?
Eski astronomi yerine yeni astronomiyi eski fizige karsi yeni fizigi eski kimyaya karsi yeni kimyayi almakla ne kaybederiz? Zoolojiye botanige jeolojiye ait seki kitaplarimizda ne kadar bilgi bulabilmek imkani var? Dogu'da bulunmayan biyolojiyi psikolojiyi sosyolojiyi Bati'dan almak zorunda degil miyiz? Önceleri eski bilimlerimizin hepsini Bizans'tan almistik. simdi Rumlarin bilimlerini Avrupa bilimleriyle degistirsek din ve milli kültür bakimindan ne kaybederiz? Bu örnekler istenildigi kadar uzatilirsa görülür ki Dogu Medeniyeti adina birakacagimiz seyler hep Bizans'tan aldigimiz seylerdir. Bu durum açik bir biçimde ortaya konulursa Dogu medeniyetini birakarak Bati medeniyetine girmemize artik kimse içtenlikle karsi gelemez. Medeniyet probleminin çözümü baska bir yönden de memleketimizde acillik kazanmistir. Öteden beri memleketimizde bir "Egitim meselesi" bir "terbiye meselesi" var. Bu meseleler birçok çaba ve çalismalara ragmen bir türlü çözülemiyor. Bu meselenin özüne inilirse görülür ki terbiye meselesi de medeniyet meselesinin bir parçasidir. Asil mesele çözülünce egitim meselesi de kendiliginden halledilmis olacaktir.
Gerçekten memleketimizde gerek medeniyet gerek terbiye bakamindan birbirine benzemeyen üç tabaka vardir: Halk medreseliler okullular. Bu üç siniftan birincisi hala Uzak Dogu Medeniyeti'nden tamayila ayrilamamis oldugu gibi ikinciside henüz Dogu Medeniyetinin ilimlerinden biraz olsun yararlanabilmistir. Demek ki milletimizin bir ölümü ilk çaglarda bir kismi ortaçagda bir kismi son çaglarda yasamaktadir. Bir milletin böyle üç yüzlü bir hayat yasamasi "normal" olabilir mi?.
Bu üç tabakanin medeniyetleri ayri oldugu gibi pedagojileri de ayridir. Üç terbiye biçimini birlestirmedikçe gerçek bir millet olmamiz mümkün müdür? Egitim ve ögretimimizi halk-bilgisi medrese-bilgisi (okul-bilgisi) diye üç bölüme ayirabiliriz. Asik kitaplari ile halk masallari kosmalari atasözleri tandirname kurallari birinci kisim Arapça ve Farsçidan çevrilen kitaplar ikinci kismi Bati dillerinden aktarilanlar da üçüncü kismi olusturur. Medeniyetlerimizi birlestirirsek egitim-ögretimimizi ve pedagojimizi de birlestirmis ruh ve fikir bakimindan uyumlu bir millet olmus olacagiz. o halde bu iste daha bir süre bastan savmak kesinlikle kabul edilemez. Özetle yukaridaki açiklamalara göre toplum inancimizi birinci formülü su olmalidir: Türk milletindenim. islam ümmetindenim. Bati medeniyetindenim.
__________________
"Güven" Çok İnce Bir Çizgidir.

Onu Kalınlaştırarak Kırılmasını Engelleyen Tek Şey
"İki Taraflı" Olmasıdır.

[Üye Olmadan Linkleri Göremezsiniz. Üye Olmak için TIKLAYIN...]
Dikkat !!! Kopyala Yapıştır Özelliğini Sadece Üyelerimiz Kullanabilir. Üyelik Ücretsizdir.. Ayrıca Üyelerimiz Forumdan Tamamen Reklamsız ve çok daha hızlı şekilde yararlanabilir.
KARAHAN isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
Alt 01-Mayıs-2009, 00:49   #8 (permalink)
Kullanıcı Profili
Kurmay Başkan
 
KARAHAN - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
Kullanıcı Bilgileri
Üyelik tarihi: Nisan-2009
Bulunduğu yer: Uçurumun Kenarindan
Üye No : 177
Mesajlar: 3.159
Konuları: 1389
İstatistikleri Seviye: 43 [â� Bé-Yêu â�â� Bé-Yêu â�â� Bé-Yêu â�â� Bé-Yêu â�â� Bé-Yêu â�]
Aktiflik: 321 / 1071
Güç: 1053 / 9667
Deneyim: 85%
İtibar Puanları
İtibar Puanı : 119637
İtibar Derecesi : KARAHAN has a reputation beyond reputeKARAHAN has a reputation beyond reputeKARAHAN has a reputation beyond reputeKARAHAN has a reputation beyond reputeKARAHAN has a reputation beyond reputeKARAHAN has a reputation beyond reputeKARAHAN has a reputation beyond reputeKARAHAN has a reputation beyond reputeKARAHAN has a reputation beyond reputeKARAHAN has a reputation beyond reputeKARAHAN has a reputation beyond repute
Teşekkürleri
Teşekkür Etmiş :
Teşekkür Almış :
Tuttuğu Takım

Standart

TARiHi MADDECiLiK VE SOSYAL iDEALiZM
Sosyal olaylarin anlatilmasinda ve açiklanmasinda birbirine hem yakin hem de uzak olan iki sosyoloji sistemi vardir. Bunlar tarihi maddecilik ve sosyal idealizm sistemleridir. Bu sistemlerden birincisi Karl Marx tarafindan ikincisi Emile Durkheim tarafindan meydana atildi.ilk bakista bu iki sistemin birbirine yakin oldugunu görürüz. Çünkü ikisi de sosyal olaylarin dogal nedenlerinin sonuçlari oldugunu; madde hayat ve ruh olaylari gibi dogal yasalara uydugunu esas olarak kabul ediyor. Bu görüse bilim dilinde determinizm adi verilir.
Fakat bu noktadan sonra bu iki sosyoloji sistemi birbirinden uzaklasmaga baslar. Karl Marx determinizmde bir tür tekel ileri sürer: Toplumsal olaylarin arasindan neden olabilmek ayrilacagi yalniz ekonomik olaylara özgüdür. Diger sosyal olaylar mesela din ahlak estetik politika dil akil sahasina giren olaylar asla neden olamazlar. Sadece sonuç olabilirler. Bundan dolayi Karl Marx-'a göre ekonomik olaylarin disinda olan bütün sosyal olaylar gölge olaylar (epifenomenler) konumundadir. Bir seyin gölge olay olmasi baska seyler üzerinde hiçbir etkisinin olmamasi demektir. insanin gölgesi yaptigi islere bir etkide bulunabilir mi? süphesiz bulunamaz. iste gölge olaylar da bizim arkamizdan gelen su etkisiz gölgeler gibidir. Demek ki Marx'a göre Yalniz ekonomik olaylar gerçektir. Diger sosyal kurumlar gerçek olmadiklari gibi olay bile degildiler. Bunlar ancak ekonomik olaylarin sonuçlari ve gölgeleridir.
Mesela Karl Marx dinlerin meydana çikisini farkli mezheplere ayilmasini sofularin sigindiklari zaviyelerle tasavvufla ilgilenenlerin içinde yasadiklari tekkelerin olusmasini reform yapilmasini dinle devletin ayrilmasini yalniz üretim tekniklerinin degismesiyle açikladigi gibi; ahlak hukuk politika estetik dil düsünce alanina ait bütün ideallerin dogmasini büyümesini ve ölmesini de yine ayni ekonomik olaylarin gelisimi ile açiklamaya çalismistir.
Durkeheim'in kurdugu sosyolojiye göre böyle bir tekel dogru degildir. Ekonomik olaylarin diger sosyal olaylardan hiçbir üstün tarafi yoktur. Ekonomik kurumlar nasil bir olay bir gerçekse; din ahlak estetik v.b. gibi diger sosyal kurumlar da birer dogal olaydir birer gerçektir. Bu sonunculari esyanin gölgelerine benzeterek gölge hadiseler diye adlandirmak objektif gerçeklikten ayrilmak demektir.
Fizikte kimyada biyolojide gölge olaylar olmadigi halde sosyolojide neden bulunsun? Gerçi geçmiste Maudsley gibi bazi psikologlar "bilinç"e gölge olay adani veriyor ve bilincin psikolojik olaylar üzerinde hiçbir etkisi olmadigini savunuyorlardi. Fakat Alfred Fouilee Ribot James Höffding Bergson Pierre Janet Binet Paulhan gibi yeni psikologlar bu teoriyi ilmi delillerle kesin olarak yiktilar. Artik psikoloji alaninda "Gölge olayi" deyimi kalmadi.
Bundan baska sosyal olaylar arasinda yalniz ekonomik kurumlari gerçek saymak mesela fizyolojik olaylar arsinda yalniz mideye ve hazim borusuna ait olaylari gerçek sayarak diger fizyolojik islemleri bunlarin gerçek olmayan etkisiz gölgeleri saymak gibidir. Böyle bir teoriyi hiçbir fizyoloji bilgini kabul edebilir mi?Karl Marx bu tekelciligi teori alaninda birakmayarak pratik alanina da aktarmakla ikinci bir hataya düsmüstü. Marx'a göre halk yalniz isçi sinifindan ibarettir. Buna göre isçi sinifi diger siniflari ortadan kaldirmak zorundadir. Oysa ki halk "toplum" anlami tasidigindan hukukça bir birine esit olmayi kabul eden bütün siniflarin toplami demektir. Gerçekten çogunlukla esit olmayi kabul etmeyen emperyalist aristokrat feodal siniflari halkin disinda görmek dogrudur. Burjuvalarla aydinlar arasinda da hukukça her kese esit olmayi kabul etmeyen siniflar varsa hak dairesinin disinda kalmalidirlar.
Fakat hukukça herkesin esit oldugunu kabul edenler hangi meslek sinifinda bulunurlarsa bulunsunlar halktandirlar.Durkheim'in sosyolojisinde diger sosyal olaylar ekonomik olaylara neden olabildigi gibi ekonomik olaylar da diger sosyal olaylara neden olabilirler. Görülüyor ki Durkheim sosyolojisi ekonomik olaylarin önemini ve degerini inkar etmiyor. Gittikçe ekonomik olaylarin toplum içindeki degerinin yaratigini hatta modern toplumlarda ekonomik hayatin sosyal yapiya esas oldugunu ortaya atan Durkheim'dir. Durseim'a göre ilkel toplumlardaki dayanisma yalniz ortak bilinçten dogan mekanik dayanismadir. Bunlar bir birine benzeyen oba oymak boy il gibi bölümlerden olustugu için Durkheim tarafindan segmanter (dilimlere bölünmüs) toplumlar diye adlandirmislardir.
ileri gitmis toplumlarda ise birinci tür dayanismadan baska bir de sosyal is bölümünden dogan organik dayanisma vardir. Durkheim bunlara da organize (örgütlü) toplumlar adini vermistir.Bilindigi gibi is bölümü ekonomik hayatin da temelidir. Modern toplumlarda din politika bilim estetik ekonomi alanlariyla ilgili topluluklar; is bölümünden dogmus olan uzmanlik ve mesleki guruplaridir. O halde Durkheim'in ekonomik hayata da hak ettigi yeri ve önemi tamamen vermis oldugunu kabul etmek gerekir.Bununla beraber Dukheim'da bütün sosyal olaylari bir tek asil'a indiriyor: Bu tek asil "kollektif tasavvurlar" dir. Bu terimin tariften ziyade örneklerle açiklamasi mümkündür. Bundan dolayi birkaç örnek vererek "Kollektif tasavvuflar" in ne demek oldugunu anlatmaga çalisacagim:
Mesela Mesrutiyetten önce de memleketimiz de isçiler vardi. Fakat bu isçilerin ortak bilincinde "Biz isçi sinifini olusturuyoruz düsüncesi yoktu. Bu düsünce bulunmadigi için o zaman ülkemizde isçi sinifi yoktu. Yine Mesrutiyetten önce memleketimizde birçok Türkler vardi. Fakat bunlarin kollektif bilincinde " Biz Türk milletiyiz" kavrami bulunmadigi için o zaman Türk Milleti de yoktu. Çünkü bir topluluk onu olusturan fertlerin ortak vicdaninda bilinçli bir biçimde algilanmadikça sosyal bir sinif özelligi kazanamaz. Bunun gibi Türkçe asilli bir kelime Türk halkinin dil bilincinde artik yasamiyorsa Türkçe bir kelime olmak niteliginin de sosyal bir varlik olmak degerini de kaybetmis demektir. Bunun gibi gerçekte Türk töresine giren bir adet de Türk halkinin ahlaki vicdaninda artik bilinmiyor ve duyulmuyorsa o da gerek sosyal bir olay olmak gerek Türk ahlakinda bir ilke olmak özelliklerini kaybetmis demektir.
Bu ifadelerden anlasiliyor ki sosyal olaylar mutlaka ait olduklari sinifin kollektif vicdaninda bilinçli duyuslar bu çiminde bulunmalidirlar iste kollektif vicdandaki bu bilinçli algilara "kollektif tasavvurlar" adi verilir.Kollektif tasavvurlar Marx'in zannettigi gibi sosyal hayatta etkisi olmayan gölge olaylardan ibaret degildir. Aksine bütün sosyal yasantimiz bu tasavvurlarin etkilerine göre biçimlerini alir. Mesela biz Türkiyelilerin kollektif vicdanimizda " Türk milletindeniz" tasavvurlari açik ve seçik görünüsler halinde belirmege baslayinca bütün sosyal hayatlarimiz degismeye baslayacaktir. "Türk milletindeniz" dedigimiz için dilde estetikte ahlakta hukukta hatta din hayatinda ve felsefede Türk kültürüne Türk zevkine Türk vicdanina göre bir orijinallik bir özgünlük göstermege çalisacagiz. "islam ümmetin-deniz" dedigimiz" için bize göre en kutsal kitap Kur'an-i Kerim en kutsal insan Hazret-i Muhammed en kutsal tapinak Kabe en kutsal din islamiyet olacaktir. "Bati medeniyetindeniz" dedigimiz için de ilimde felsefede fenlerde ve diger çagdas sistemlerde tam bir Avrupali gibi hareket edecegiz.
Kollektif tasavvurlar yalniz toplum kavramlarina özgü degildir. Mitler menkibeler masallar efsaneler fikralar dini inanislar ahlak hukuk ekonomi fen alanina ait kurallar; bilim ve felsefe ile ilgili görüsler de birer kollektif tasavvurdan ibarettir. Dini inancin ve teorinin tersi sayilan törenler ve eylemler bile önce zihinde tasarlandiktan sonra yapildiklari için gerçekte birer kollektif tasavvurdan ibarettirler.
sahsi düsünceler her ferdin kendine özgü olan toplum bütün fertleri arasinda ortak olan daha dogrusu kollektif vicdaninda bilinçle kavranilan düsünme biçimleridir. sahsi düsünceler gerçekte toplum üzerinde hiçbir etkiye sahip degildir. Fakat sahsi düsünceler sosyal güce dayanarak kollektif bir tasavvur niteligi kazandigi zaman sosyal hayatta büyük bir etken olur. Mesela büyük bir manevi etki gücüne sahip olan bir kurtarici ne düsünürse fikirleri biraz sonra herkesin ortak düsünüsleri sirisana geçer. Tabi sahsi düsünceler bu nitelikte olursa sosyal hayatta her an etkilidir. Bir millet büyük basarilariyla dehasini fedakarligini kahramanligini fiiller ispat etmis büyük bir kisilige sahip oldugu zaman onun kollektif tasavvurlar yaratmak gücü sayesinde her türlü yeniligi kolayca gerçeklestirebilir. iste bugün biz böyle bir deha hazinesine sahibiz. Siradan insanlarin hatta ilimde büyük bilgileri ve uygulama alaninda yüksek güç ve etkinlikleri olsa bile - asla basaramayacaklari yenilik ve ilerlemeleri herkesin vicdaninda kurtarici ve dahi tanilan böyle bir kisi bir sözle bir nutukla bir bildiriyle gerçeklestirebilir.
Kollektif tasavvurlar coskun krizler sirasinda çok siddetli heyecanlarla çerçevelenerek son derece büyük bir kudret ve güç kazanirlar. Kollektif tasavvurlarin bu biçimine ülkü adi verilir. Kollektif tasavvurlar asil ülkü biçimini aldiktan sora dir ki gerçek ülkücülerin etkeni olurlar. Mesela Türkçülerin ortaya attiklari Türkçülük düsüncesi genç bir toplulugun kafasindaki tasavvuru Tür milletine yayarak onu bir ülkü biçimine dönüstüren Trablusgarp Balkan Savaslariyla I. Dünya Savasindaki yikimlar olmakla beraber bu ülküye resmilik veren ve onu uygulayan da ancak Mustafa Kemal oldu.
Bu örneklerden de anlasiliyor ki Durkheim idealciligi toplumun coskun halleri ile yani sosyoloji ile açikliyor. Ona göre bütün kollektif olaylar ideallerden veya onlarin hafif dereceleri olan kollektif tasavvurlardan ibarettir.Gerçekten de her kollektif tasavvur az-çok bir deger duygusu ile karisiktir. Sosyal kurumlarin bazisini kutsal bazisini iyi bazisini güzel bazisini dogru biçimde degerlendiririz. Kurumlara bu sif2atlarin verilemesi onlarin duygulardan heyecanlardan ihtiraslardan uzak olmadigini gösterir. Zaten biz hangi seye karsi dini bir heyecan duyarsak ona kutlu hangi seye karis ahlaki bir heyecan duyarsak ona iyi hangi seye karsi estetik bir heyecan duyarsak ona güzel hangi seye dogru degerlerini veririz. Demek ki bütün kollektif tasavvurlarda ideal niteligi vardir.
Kollektif tasavvurlar yani ülküler bütün sosyal olaylarin nedenleri olmakla beraber kendilerinin de dogmasi kuvvetlenmesi zayiflamasi ölmesi birtakim sosyal nedenle baglidir. Bu sebeple sosyal yapidan meydana gelen degismelerdir. Durkheim'a göre sosyal olaylarin ilk nedenleri toplum nüfusunun yogunlugundan fertlerinin birbiri ile kaynasmasinin ayni milletten olusmalarinin is bölümünün artip eksilmesi gibi sosyal morfolojiye ait olaylardir.
Türkçülük hareketinin ortaya çikmasi da sosyal bir olaydir. Bu olayin açiklanmasinda da "Tarihi Maddecilik" ve " sosyal idealizm" görüslerine ait iki zit teori karsisindayiz. Birinci teoriye göre Türkçülük yalniz ekonomik nedenlerden dogdu. ikinci teoriye göre Türkçülük akiminin dogmasi sosyal ideallerin degismesinden ve bunlarin degismesi de sosyal yapinin degisime ugramasindan ileri geldi.Eskiden memleketimizde baslica iki dini topluluk vardi. Birincisi hilafetin etrafinda toplanan Müslüman ümmeti ikincisi Rum patrikhanesinin etrafinda toplanan Hiristiyan ümmeti idi. Eger dinler eski kuvvetini ayni siddetle koruyabilseydi bu topluluk dagilmayacakti.
Fakat sehirlerde nüfus yogunlugunun çogalmasi yüzünden ilkin is bölümü dogmaga sonar da gittikçe derinlesmege basladi. is bölümü melek siniflarini ve meslek siniflari da meselem bilincini dogurdugundan eski zamanlarda gerek Müslüman toplulugunda gerek Hiristiyan toplulugunda tek basina egemen olan bu iki kollekif2 bilinç zayiflamaga basladi. Kollektif bilincin zayiflamasi onlara dayanan topçululuklarin ortak dayanismalarini da bozdu. Yeni dogan gazete ile okul edebiyatla siir de anlami anlasilmayan din toplulugu dili yerine toplum dilini koydu.
Böylelikle gerek Müslümanlarin gerek Hiristiyanlarin kendi topluluklarina özgü vicdanlari tasavvurlari ve görüsleri degisti. Eskiden her fert bagli bulundugu dini toplulugu sosyal bir organizma ve kendisini onun yarilmaz bir organi görürken simdi sosyal organizma olarak yalniz kendi dil toplulugunu görmege ve kendisini onun ayrilmaz bir organi saymaga basladi. iste din topluluklarinin dagilmasiyla onlarin yerine dil topluluklarinin geçmis olmasi böylece gerçeklesti. Rum patrikhanesine bagli din toplulugundan önce Ermenilerin sonra ilahlarin Sirplarin Bulgarlarin hatta bagimsizlik kazanan yunanlilarin ayrilmalari ve bir kisminin Eksarhlik dayila bu ayrilisa daha belirli bir biçim vermeleri bu iddiamiza canli bir delildir.Bu dil topluluklarin Osmanlilik adi verilen politik topluluktan ayrilmalari din toplulugundan ayrilmalarindan sonra olmasi da ilk nedenin politik olmayip sadece kültürel oldugunu gösterir.
Zaten dil ve milli kültür toyluluklarindan ibaret olan milliyetler eski zamanlarda da vardi. Ancak iki türlü emperyalizm dini ve politik emperyalizm onlari iki toplulugun içinde yani saltanat ve ümmet çemberleri arasinda hapsetmisti. Bu topluluklari çemberleri güçten düstükçe hapsedilmis topluluklarin serbest olmak için mücadeleye girismeleri dogaldi. iste Yurdumuzda önce bagimsizlik biçiminde kendisini gösteren milliyet akimlari bu biçimde gelisti.Müslüman kavimler arasindaki milliyetçilik akimlari da ayni biçimde kendisini gösterdi. Örnek olarak Arnavutlari alalim. Baskimcilgin 1 Bektasilige sapmakla din toplulugundan uzaklasmislardi.
Bunlar öncelikle çagin gerekleri sayilan okul ve basin siir ve edebiyattan nasiplerini almak için kendi dillerini kullanmak istediler. Bunun için bir yazi kabul etmek gerekti. Kabul ettikleri yazinin Latince olmasi da gösteriyor ki Toskalar her seyden önce din toplulugundan ayrilmislardi. Bir zamandan beri zayiflamaga baslayan din baglari yerine milli kültüre dayanan bir birlik kurmaga çalisiyorlardi. Araplar da ve kürtlerde de milliyetçilik akimi önce kültür alaninda görünmege basladi. Bu akimlarin politik bir nitelik kazanmasi ikinci asamalari ekonomik bir nitelik kazanmalari da üçüncü asamalardir.
Türkçülüge gelince bunun da milli kültür alaninda basladigini biliyoruz. Türkçülügün ilk babalarindan birisi eski Darülfünun (Üniversite) umuzun ikincisi de askeri oklularimizin kurucusuydu. Medrese kuvvetli olsaydi Darülfünun kurulmayacakti. Yüzyillarca medresenin silahli kuvveti olma özelliginin koruyan yeniçerilik var iken de askeri okullar açilamazdi. Demek ki sosyal bölümünün bir sonucu olarak Türklerde de din toplulugunun dayandigi birlestirici güç artik zayiflamaga baslamisti. Sultan Abdülaziz devrinin açilmasi askeri okullara yeni bir düzen verilmesine girisilmesi bu zayiflamanin sonuçlaridir. Bu yeni kurumlarin basinda Ahmet Vefik pasa ile Süleyman pasa dagilmaga baslayan ümmet ve saltanat topluluklari içinde pusulasiz kalan milletlerini dil milli kültür tarih baglari ile yeniden güçlendirmek ve gençleri bu yeni ideallere göre terbiye etmek geregini duydular.
Bundan sonra yirmiser sene aralikla dogan özlestirmecilik ve yeni dil akimlari da Türkçülük idelinde özellikle dil ile milli kültürün etken olduklarini gösterir. Gerçi Türkçülügün sonlarina dogru "milli ekonomi" ideali de dogdu. Fakat bu teoriyi ortaya atanlar ne ekonomistler ne de ticaretle ugrasanlardi. Milliyetin milli hukuk milli ahlak milli terbiye hatta milli felsefe gibi çesitli yansimalarinin arayanlar milli kültürcü Türkçülerdi. Milli ekonomi de Türklerde önce çikar gözetmeyen bir ideal biçiminde dogdu ve salt teorik olarak ülkemizin ekonomik gerçegini yani ziraatimizin sanayimizin ticaretimizin çesitli alanlarinda uygulanmakta olan hukuki rejimlerle teknik biçimleri aramaga basladi.
Mili ekonomimiz ancak ekonomik gerçeklerimiz inceledikten sonradir ki ekonomik olaylarimizdan normal ve hasta olanlarini ayirabilecek ve ancak o zaman ekonomik hastaliklarimizin tedavisi için rapor yahut reçete verebilecekti. Fakat ne yazik ki birinci Dünya Savasi teorik incelemeleri durdurarak farkli biçimlerde pratik uygulamalarin meydana gelmesine neden oldu. Milli ekonomi ticari bir spekülasyon araci degil ilmi bir ekoldür. Almanya'da bu ekolün kurucusu Friedrich List'tir. Durkheim List'in milli ekonomi hakkindaki eserine "Objektif olarak yazilmis gerçeklere dayanan ilk ekonomi kitabi budur" diyor. Fakat bu milli ekonomi bilimi her yerde milli idealden önce degil sonar dogar.
__________________
"Güven" Çok İnce Bir Çizgidir.

Onu Kalınlaştırarak Kırılmasını Engelleyen Tek Şey
"İki Taraflı" Olmasıdır.

[Üye Olmadan Linkleri Göremezsiniz. Üye Olmak için TIKLAYIN...]
Dikkat !!! Kopyala Yapıştır Özelliğini Sadece Üyelerimiz Kullanabilir. Üyelik Ücretsizdir.. Ayrıca Üyelerimiz Forumdan Tamamen Reklamsız ve çok daha hızlı şekilde yararlanabilir.
KARAHAN isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
Alt 01-Mayıs-2009, 00:50   #9 (permalink)
Kullanıcı Profili
Kurmay Başkan
 
KARAHAN - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
Kullanıcı Bilgileri
Üyelik tarihi: Nisan-2009
Bulunduğu yer: Uçurumun Kenarindan
Üye No : 177
Mesajlar: 3.159
Konuları: 1389
İstatistikleri Seviye: 43 [â� Bé-Yêu â�â� Bé-Yêu â�â� Bé-Yêu â�â� Bé-Yêu â�â� Bé-Yêu â�]
Aktiflik: 321 / 1071
Güç: 1053 / 9667
Deneyim: 85%
İtibar Puanları
İtibar Puanı : 119637
İtibar Derecesi : KARAHAN has a reputation beyond reputeKARAHAN has a reputation beyond reputeKARAHAN has a reputation beyond reputeKARAHAN has a reputation beyond reputeKARAHAN has a reputation beyond reputeKARAHAN has a reputation beyond reputeKARAHAN has a reputation beyond reputeKARAHAN has a reputation beyond reputeKARAHAN has a reputation beyond reputeKARAHAN has a reputation beyond reputeKARAHAN has a reputation beyond repute
Teşekkürleri
Teşekkür Etmiş :
Teşekkür Almış :
Tuttuğu Takım

Standart

MiLLi ViCDANI GÜÇLENDiRMEK
Sosyal siniflar baslica üç bölüme ayrilir: Aile topluluklari politik topluluklar ve meslek topluluklari bunlar arasinda en önemli olan politik topluluklardir. Çünkü politik bir topluluk kendi basina yasayan bagimsiz veya yari bagimsiz bir kuruldur. Aile gruplariyla meslek gruplari ise bu kurullarin parçalari bölümleri niteligindedir. Yani politik kurumlar birer sosyal organizmadir: aile gruplari bu organizmanin hücreleri meslek guruplari da organlari gibidir. Bundan dolayidir ki aile ve meslek topluluklarina ikirci derece topluluklar adi verilir.Politik olusumlar da baslica üçe ayrilirlar: Klan topluluk ve toplum.
Klan bir kavimden yalniz küçük bir kisminin politik bir kurul halini almasi ile olusur. Mesela bir kavim bagimsiz asiretlere ayrilinca bu asiretlerden her biri bir klandir. ilkel kavimler hep bu klan hayatini yasarlar. Bir zaman gelir ki klanlardan biri digerini fes ederek egemenligi altina alir. Fakat içine aldigi klanlar genellikle altina alir. Fakat içine aldigi klanlar genellikle kendi kavimden asiretler degildir. Baska kavimlere veya baska dinlere mensup klanlari yenerek kendi egemenligine aldigindan olusan yeni kurul bütünlügünü kaybeder: farkli kavimlere ve dinlere mensup klanlardan kurulu bir karisim biçimini alir. Bu karisima topluluk adi verilir. O halde bütün feodal beyliklerle bütün imparatorluklar topluluk özelligindedirler. Çünkü bu politik organizasyonlarda baska baska kavimlere ve dinlere mensup klanlar vardir.
Yine bir zaman gelir ki bu topluluklar da dagilmaga baslar. imparatorluklarin içinde dil ve milli kültür bakimindan ortak vicdana ortak ülküye sahip bir milliyet halini alir. Bu milliyet milli vicdana sahip olduktan sonra artik uzun süre bagimli halde kalamaz. Ergeç politik bagimsizligini elde ederek bagimsizligina sahip politik bir kurul haline girer. iste ancak u bütünlüge ulasmis birlesmis ve bagimsiz olusuma toplum adi verilebilir. Bu toplumlara ayni zamanda millet adi da verilir. Demek ki gerçek toplumlar ancak milletlerdir; ancak kavimler birdenbire millet haline giremezler. Klanlar halinde sosyal hayatin adeta çocukluk devresini geçirirler. Nihayet imparatorlugun zulmüne katlanmayarak bagimsiz haya yasamak üzere topluluktan ayrilirlar.
Topluluk hayati esir kavimler için zararli oldugu derecede egemen kavim için de zararlidir. Buna kendi kavmimizden daha açik bir örnek olmaz: Türkler Osmanli imparatorlugu'nun kurucusu iken bu toplulugun olusturdugu feodalizm içinde kul durumuna düstüler. Ayni zamanda hayatlarini bu topluluga asker ve jandarma görevlerini yerine getirmekle geçirdiklerinden kültür ve ekonomi bakimindan yükselmege zaman bulamadilar. Diger kavimler. Osmanli toplulugundan kültürlü medeni ve zengin bir halde ayrilirken; zavallilik Türkler ellerindeki kirik bir kiliçla eski bir sapandan basak bir mirasa sahip olamadilar.
Bununla beraber bir insan için çocukluk ve çiraklik devirlerinden geçmek nasil zorunlu ise bir kavim için de klan ve topluluk stajlarinin yapmak öylece zorunludur. Her kavim ancak bir asamalardan geçtikten sonradir ki toplum ve millet haline gelebilmistir.su kadar var ki toplum hayatina çabuk ulasan egemen bir millet topluluk devrini daha az zararli olarak geçirebilir. Mesela ingiliz kavmi henüz iskoçya ya ve irlanda ülkelerini fesetmeden önce toplum halini almisti. Halkin seçtigi millet vekilleri lordlarla birleserek memleketi yönetiyorlardi. Saray bir gölgeden ibaret kalmisti. Bundan dolayi bütün meseleler sarayin çikarina degil halkin faydasina uygun bir biçimde hallediliyordu. ingiliz kavmi bundan bes yüz yil önce düsünüp karar veren uyanik bir millet haline girmisti. Yüzyillarca ingiliz parlamentosu sadece Anglo-Saksonlardan olusmak sartiyla görüsmeler yapti. içlerinde milli politikaya engel olacak hiçbir yabanci eleman milli olmayan akimlar sürükleyecek hiçbir yabanci fert yoktu.
ingilizler tam dört yüz sene bu içten mesrutiyet hayatini yalniz kendi aralarinda yasadiktan milli kültürlerini ve milli karakterlerini artik bozulmaz ve degismez bir manevi kuvvet haline getirdikten sonradir ki iskoçya gal ve irlanda ülkelerini fesederek ingiltere'ye kattilar. Fakat bu katma yalniz politik bir katmadan ibaretti. Hiç bir zaman ingilizler bu üç yabanci kavmin ingiltere toplumuna Anglo Saksin milletine katilmasina imkan tanimadilar ülke sanki yine eskisi gibi yalniz ingilizcilerden ibaret imis gibi sadece ingiliz çikari ve ingiliz ideali bakimindan yönetildi. Daha sonralari Amerika gibi Hindistan gibi Güney Afrika gibi Misir gibi Avustralya gibi sömürgelere ve kolonilere sahip oldular. Fakat yine daima Parlamento ingiliz Parlamentosu halinde kabine Anglo Sakson kabinesi halinde kaldi. ingiliz milleti gittikçe büyüyen bu politik topluluk içinde kendi benligini bir an için olsun hiç unutmadi. iste ingiliz milletinin yüzyilllardan beri dünya politikasinda egemenligini elinde bulundurmasinin nedeni budur.
Görülüyor ki bir kavim ancak kendi kendini milli bir parlamento ile yöneten gerçek bir millet haline geldikten sonra yüksek ve içten bir toplum hayati yasayabilir. Avrupa'nin diger kavimleri bu gerçegi pek geç anlayabildiler. Çünkü iki yüz yil öncesine kadar Avrupa'nin diger bölgelerinde halkla ve ülkeler hükümdar ailelerinin esirleri ve malikaneleri hükmünde idiler. Bir hükümdar kizini evlendirirken yurdunun bir bölümünü ona çeyiz olarak verebilirdi. Bir hükümdar vilayetlerinden birini baska bir hükümdara hediye edebilir veya satabilirdi. Miras yoluyla memleketin bir kismi yabanci bir hükümdarin eline geçebilirdi. Kisaca halklarin kavimleri hiçbir varligi hesapta hiçbir yeri yoktu. Devlet demek hükümdar demekti. Bu ilke yalniz XIV. Louis'ye özgü degildi. ingiltere'nin disinda bütün Avrupa devletlerinin politikada tuttuklari yol bundan ibaretti.
Fakat milliyet devresiy sonunda diger Avrupa kavimleri için de gelip çatti. Hollandalilar Fransizlar v.d. kendi kendiri yöneten birer millet halini almaga basladilar. Tarih genel bir kural olarak gösteriyor ki her nereye milliyet ruhu girdiyse orada büyük bir ilerleme ve gelisme akimi dogdu. Politika din ahlak hukuk estetik bilim felsefe ekonomi dil hayatlarinin hepsini gençlik içtenlik tazelik geldi. Her sey yükselmege basladi. Fakat bütün bu gelismelerin üstünde olarak yeni bir karakterin olustugunu yine bize karsilastirmali tarih haber veriyor. Milli vicdan nerede olusmussa artik orasi sömürge olma tehlikesinden sonsuza kadar kurtulmustur.
Gerçekten de bugün milletler cemiyeti Almanya'yi bir sömürge halinde Fransa'ya sunsa acaba Fransizlar bu hediyeyi kabule cesaret edebilirler mi? Macaristan'i Romanya'nin Bulgaristan'i yunanlilarin mandasi altina koymak istersek bu iki devlet su mandalari kabule yanasabilir mi? süphesiz hayir! Çünkü mandasi altina girecek ülkeler kolay egemen olmak ister. Halbuki milli vicdani uyarmis bir ülkeye kocaman ordular gönderilse bile orada en küçük bir nüfuz kazanmak mümkün degildir. ingilizlerin Trakya ile izmir'i yunanlilarin Adana ve çevresini Fransizlarin Antalya 'ada italyanlarin mandasi altina vermesi istanbul'u kendi eline geçirmek içindi. Bütün bu devletlerin Anadolu milli vicdaninin uyandigini yunan ordularinin milli ayaklanma karsisinda buz gibi eridigini görünce bu ham sevdalardan vaz geçmekye basladilar. Amerika'nin ne Ermenistan'da ne Türkiye'de manda kabulüne yanasmamasi da buralardaki milli vicdanin siddetini görmesinden dolayidir. Halbuki ingilizlerle Fransizlar Arabistan'i aralarinda bölüsmekte hiçbir sakinca görmediler. Çünkü bütün asiretlerin klan hayati yasayan sehirleri henüz toplum devresine gelmemis olan Arabistan'da milli vicdanin henüz uyanmamis oldugunu biliyorlardi.
Görülüyor ki son yüzyillarda milli vicdanin uyandigi yerlerde artik imparatorluk kalamiyor sömürge hayati devam edemiyor. Rusya Avusturya ve Türkiye imparatorluklarinin dagilmasi Birinci Dünya savasinin bir sonucu degildi. Birinci Dünya Savasi daha önceden esasli nedenlerin hazirlamis oldugu sonucun meydana çikmasini rastgele bir sebep olmaktan basak bir rol oynamadi. Eger bu imparatorluklarin içinde yasayan kavimlerin arasinda milli vicdana sahip ve artik esir olarak yasamasi mümkün olmayan ideal sahibi milletler bulunmasaydi. Birinci Dünya Savasi bu imparatorluklari deviremezdi. Nasil ki Alman devleti uyumlu bir milletten olustugu için Fransizlarin bu kadar yikiciligina ragmen bir türlü yikilmiyor. Hamtta ileride Avusturya toplulugundan ayrilan Avusturya Almanlari ile birlestirebilecegi için Birinci Dünya Savasi'ndan daha kuvvetli çikmistir da denebilir.
Bir taraftan Avrupa'da bu sonuç dogarken diger taraftan Asya'da baska sonuçlar doguyordu. Suriye Irak Filistin Hicaz ülkeleri Türkiye toplulugundan ayrilmakla beraber bagimsizliga kavusamadilar. Çünkü buralarda oturan insanlarin milli vicdani tamamen uyanmamisti. süphesiz buralarda da milli vicdan uyandigi gün artik Fransiz ve ingiliz mandalari bir saniye bile duramayacaklardir. Nasil ki ingiltere devleti Birinci Dünya Savasi'ndan galip çikmakla beraber irlanda'nin Malta'nin Misir'in özelliklerini yani bagimsizliga dogru ilk adimlarini kabul etmek zorunda kaldi. Avustralya kap Kanada Yeni Zellenda gibi Anglo - Saksonlarin yerlestikleri ülkelerde taam özellikler verme zorunlulugunu duydu.
Tarihin ve bugünün bu tanikliklari bize gösteriyor ki bugün Avrupa'da milli vicdana sahip olmayan hiçbir kavim kalmamistir. Buna göre Avrupa'nin hiçbir ülkesinde sömürge kurmaya imkan yoktur.islam dünyasinda da artik sömürge hayatina son vermek için Müslüman kavimlerde milli vicdani kuvvetlendirmekten baska çare yoktur. Bir zamanlar islam birligi ideali müslüman kavimlerin bagimzisliga kavusmalarini ülekelerini sömürge halinden kurtulmasini saglar saniliyordu. Halbuki pratik tecrübeler gösterdi ki islam Birligi bir taraftan teokrasi ve klerikalizm gibi gerici akimlari dogurdugundan öte yandan da islam dünyasinda milliyet ideallerinin ve milli vicdanlarin uyanmasina karsi bulundugundan Müslüman kavimlerin ilerlemelerine engel oldugu gibi bagimsizliklarina da engeldir. Çünkü islam dünyasinda milli vicdanin gelismesini sekteye ugratmak Müslüman milletlerin bagimsizliklarina engel olmak demektir. Teokrasi ve klerikalizm akimlari ise cemiyetlerin geride kalmasina hatta gittikçe gerilemesine en büyük nedendir.
O halde ne yapmali? Her seyden önce gerek ülkemizde gerek diger ilam ülkelerinde daüime milli vicdani uyandirmaga ve kuvvetlendirmege çalismal. Çünkü bütün ilerlemelerin kaynagi milli vicdan oldugu gibi milli bagimsizligin dogus yeri de ydayyanagi da yalniz odur.
__________________
"Güven" Çok İnce Bir Çizgidir.

Onu Kalınlaştırarak Kırılmasını Engelleyen Tek Şey
"İki Taraflı" Olmasıdır.

[Üye Olmadan Linkleri Göremezsiniz. Üye Olmak için TIKLAYIN...]
Dikkat !!! Kopyala Yapıştır Özelliğini Sadece Üyelerimiz Kullanabilir. Üyelik Ücretsizdir.. Ayrıca Üyelerimiz Forumdan Tamamen Reklamsız ve çok daha hızlı şekilde yararlanabilir.
KARAHAN isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
Alt 01-Mayıs-2009, 00:50   #10 (permalink)
Kullanıcı Profili
Kurmay Başkan
 
KARAHAN - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
Kullanıcı Bilgileri
Üyelik tarihi: Nisan-2009
Bulunduğu yer: Uçurumun Kenarindan
Üye No : 177
Mesajlar: 3.159
Konuları: 1389
İstatistikleri Seviye: 43 [â� Bé-Yêu â�â� Bé-Yêu â�â� Bé-Yêu â�â� Bé-Yêu â�â� Bé-Yêu â�]
Aktiflik: 321 / 1071
Güç: 1053 / 9667
Deneyim: 85%
İtibar Puanları
İtibar Puanı : 119637
İtibar Derecesi : KARAHAN has a reputation beyond reputeKARAHAN has a reputation beyond reputeKARAHAN has a reputation beyond reputeKARAHAN has a reputation beyond reputeKARAHAN has a reputation beyond reputeKARAHAN has a reputation beyond reputeKARAHAN has a reputation beyond reputeKARAHAN has a reputation beyond reputeKARAHAN has a reputation beyond reputeKARAHAN has a reputation beyond reputeKARAHAN has a reputation beyond repute
Teşekkürleri
Teşekkür Etmiş :
Teşekkür Almış :
Tuttuğu Takım

Standart

MiLLi DAYANIsMAYI GÜÇLENDiRMEK
Mütareke'den sonra ingilizleri fransizlari yakindan görmege tanimaga basladik. Bunlarda ilk gözümüze çarpan yön medeni ahlakin bozuklugudur. Özellikle yurdumuza gelen veya Malta'da egemen olan ingilizlerin medeni ahlakinin çok düsük bulduk. Sömürge halkinin soyma yenilmislere kul köle gibi davranmak savas esirlerinin ve hatta baris esirlerinin parasini esyasini çalmak onlarca tamamen helaldir.
ingiliz milletinin medeni ahlakinda gördügümüz bu düsüklüge ragmen itiraf edelim ki vatani ahlakini pek yüksek bulduk. Türkiye'de yüzlerce hatta binlerce vatan haininin ortaya çikmasina karsilik bütün ingiltere'de tek bir vatan haini ortaya çikmadi. O halde bizde medeni ahlakin daha yüksek olmasi neye yaradi? Keske bizde de bunlarin yerine yalniz vatani ahlak yüksel olsaydi!
Vatani ahlakin yüksel olmasi milli dayanismanin temelidir. Çünkü vatan üstünde oturdugumuz toprak demek degildir. Vatan milli kültür dedigimiz seydir ki üstünde oturdugumuz toprak onun ancak dis görünüsünden ibarettir. Ve onun dis görünüsü oldugu içindir ki kutsaldir. O halde vatani ahlak milli ideallerden milli görevlerden olusmus bir ahlak demektir.O halde milli dayanismayi kuvvetlendirmek için her seyden önce; vatani ahlaki yükseltmek için ne yapmaliyiz? "Vatan milli kültürdür" demistik.
Demek ki vatan; din ahlak ve estetik güzelliklerin bir müzesidir bir sergisidir. Vatanimizi içten gelen bir askla sevmemiz bu içten güzelliklerin ütünü oldugu içindir. O halde milli kültürümüzü bütün güzellikleriyle ne zaman meydana çikarirsak vatanimizi en çok o zaman sevecegiz ve bu kadar siddetle sevecegimiz o sevimli vatan ugruna simdiye kadar yaptigimiz gibi yalniz tehlike zamanlarinda hayatimizi degil baris zamanlarinda da bütün sahsi ve toplum tutkularimizi feda edebilecegiz. Görülüyor ki milli dayanismayi kuvvetlendirmek için ilk önce milli kültürü yükseltmekle sorumlu olan aydinlarin bu isi çabuk basarmalari gerek.
Milli dayanismanin birinci temeli "vatani ahlak" oldugu gibi ikinci temeli de " medeni ahlak" tir. Vatani ahlak kendi milliyetimizi kutsal tanimaktan ibaret oldugu gibi medeni ahlak da milletimizin fertleriyle onlara benzeyen diger fertleri saygin tanimaktan ibarettir. Cemiyet kutsal olunca onun fertleri de kutsal olmaz mi? O halde vatanimizi milletimizi nasil seviyorsak milletdaslarimizi da öylece sevmeliyiz. Bütün milletdaslarini sevmeyen bir adam milletini de sevmiyor demektir.
simdiye kadar aydinlarin halki ve halkin aydinlari sevmesi mümkün degildi. Çünkü terbiyelerini aydinlar Osmanli medeniyetinden halk ise Türk kültüründen almislardi. Ayri terbiyelerle yetisen iki sinif nasil birbirini sevebilir? Bundan baska aydinlar sarayin kullariydilar. memur olduklari zaman halki soyarak sarayin israf ve eglencelerine hizmet etmekten baska bir sey düsünmezlerdi. Tabii bu yönden de ezilmis halk onlari sevemezdi.Aralarinda rekabet haset çekememezlik gibi tutkular bulundugu için aydinlarin kendileri de birbirlerini sevmezlerdi. Memleketimizde birbirini seven yalniz halktan olan fertlerdi ve eski devirde milli dayanisma yalniz bu öz Türklerin içten seviyesine dayaniyordu.
surasi da vardir ki medeni ahlak yalniz milletimize mensup fertlerin saygin taninmasinda ve içten bir sevgiyle sevilmesinden ibaret degildir. Gerçi basta saygin tanilan ve sevilen fertler vatandaslarimizdir. Çünkü bizi onlarla birlestiren ortak bir kültür ortak bir yurt ortak bir dil ortak bir din vardir. Fakat biz bir milli kültüre bagli oldugumuzu gibi bir de milletlerarasi medeniyete dahiliz. Milli kültürümüzü sevdigimiz gibi medeniyetimizi de severiz. O halde medeniyetdaslarimizi sevmemis ve saygin görmemiz gerekmez mi?
Medeniyet toplulugu önce dini bir ümmet halinde baska Müslümanlik Hiristiyanlik Budistlik gibi evrensel dinler birçok milletleri içlerine alarak onlari bitisik kaplardaki sular haline koymuslardir. Fizik denemelerini de bitisik kaplardan birine konulan suyun hemen digerlerine bölündügünü ve hepsinde su seviyesinin hemen ayni yükseklige çiktigini görmüyor muyuz? Ayni ümmete bagli bir milletin meydana getirdigi ilerlemelerin veya basina gelen çöküslerin hemen digerlerine geçmesi tipki bunun gibidir.
Milletlerarasi baglar önce böyle dini olarak baslarsa da uzun gelismelerden sonra yalniz bilim ve fen sahasinda birlesen din disi bir milletlerarasi medeniyet de meydana gelebilir. Bugünkü Avrupa medeniyeti Avrupa milletleri arasindaki baglilik bu iki örnegin geçis devrinde bulunuyor. Avrupali milletlerarasi medeniyet birligi Japonlarla Yahudileri esit sartlarla kendi medeniyetine mensup saydigi için dini bir medenîyetten ve dine dayanan bir milletlerarasi birlikten çikmak istedigini ima ediyor. Fakat diger taraftan Müslüman ülkelerin manda altinda kalmasinda hala israr göstermesi eski haçli bagnazligindan henüz kurtulmadigin gösteriyor. Bu bagnazligin kalkmasi ve bizim de esit sartlar içinde Avrupa medeniyetine girmemiz bizim için bir amaç olmalidir. Kisaca medeni ahlak önce milletler bütün insanlarin sevmekten ve saygin görmekten ibarettir. Bütün bu fertlerin hayatina mülkiyetine özgürlügüne onuruna tecavüz etmemek medeni ahlakin teklif ettigi görevlerdendir.
Görülüyor ki vatani ahlak distan merkeze dogru oldugu halde medeni ahlak merkezden disa dogrudur. Vatani ahlak sevgilerimizin vatan dairesinde yogunlasmasini ve toparlanmasini istedigi halde medeni ahlak bunlari yavas yavas millet sinirlarini asarak ümmet sinirlarina ve ümmet sinirlarini asarak ülkelerin milletlerarasi sinirlarina ve bunlari da asarak bütün insanlik dünyasina dogru genislemesini ve yayilmasini arzu eder. Bazen bu iki ahlak arasinda arilik ve çatisma ortaya çikabilir. Mesela savas zamanlarinda vatani ahlak son derece siddetlenerek medeni ahlaki sönük bir hale getirir. Uzun baris dönemleri de yalniz medeni ahlaki güçlendirerek vatani ahlaki zayiflatir. Savasin bir çok maddi ve manevi yikintilarina karsilik sosyal bir yarari da bulundugunu ileri sürenler özellikle bu noktaya dayaniyorlar.
Görülüyor ki milli dayanismayi kuvvetlendirmek için vatani ahlaka medeni ahlaktan daha fazla öncelik vermek ve insani degerin - medeni ahlakin dairelerinde - merkezden çevreye dogru gittikçe eksildigini çevreden merkeze dogru geldikçe arttigini ilke olarak kabul etmek gerekir. Yani yukarida söyledigimiz gibi degerin birinci derecesinde milletdaslarimizi ikinci derecesinde ümmetdaslarimizi üçüncü derecesinde medeniyetdaslarimizi dördüncü derecesinde bütün insanlari görmemiz ve onlari bu derecelerine göre sevmemiz gerekir.
Milli dayanismayi kuvvetlendirmek için vatani ve medeni ahlaklardan sonra bir de mesleki ahlaki yükseltmek gerekir.Her millet sosyal is bölümü sonucu olarak bir takim meslek ve uzmanlik siniflarina ayrilir: mühendisler doktorlar müzisyenler ressamlar ögretmenler yazarlar askerler avukatlar tüccarlar çiftçiler fabrikatörler demirciler marangozlar hallaçlar terziler degirmenciler firincilar kasaplar bakkallar v.d. bu guruplar birbirine karsilikli olarak gerekli ve muhtaçtirlar. Birbirlerinin yaptiklari hizmetler bu karsilikli gerekli olmalar da bir tür dayanisma degil midir?
Bu tür dayanismanin güçlenmesi için önce is bölümünün ancak ortak vicdana sahip bir toplum içinde ortaya çikmasi sarttir. Baska baska milletlere mensup olup da aralarinda ortak vicdan bulunmayan topluluklarin is bölümü gerçek is bölümü niteliginde degildir. Durkheim bu tür hizmetlerin alinip verilmelerine " karsilikli paratzitlik" adini veriyor. Mesela eski Türkiye'de Türklere Müslüman olmayanlar ortak bir ekonomik hayat yasiyorlardi. Fakat aralarindaki is bölümü gerçek bir is bölümüm degildi. Karsilikli bir parazitlikten ibaretti. Çünkü Türklerle bu Türk olmayan unsurlar arasinda ortak bir vicdan yoktu. Türkler Müslüman olmayanlarin politik parazitleriydiler: Müslüman olmayanlar da Türklerin ekonomik parazitleriydiler. Milletlerarasi ekonomik iliskiler de hep bu biçimdedir.
Bu tür dayanismanin güçlenmesi için ikinci sart da meslek guruplarinin tüm yurtta yaygin milli örgütler biçiminde organlar olusturmasindan sonra her meslek sinifinda mesleki bir ahlakin kurulmasidir.Meslek ahlaki baska meslek guruplarinin yapmasinda sakinca olmadigi halde yalniz bir meslek üyelerine meslek geregi olarak yasak olan eylemleri gösterir. Mesela bir bölgeye kolera girdigi zaman oradan herkes kaçabilir yalniz doktorlarla papazlar kaçamaz. Bunun gibi herkes ticaret yapabilir. Resmi nüfusa sahip olan devlet memurlari yapamaz. Asker sinifindan olanlarinin korkak polislerin düskün hakimlerin tarafçi ögretmenlerle yazarlarin cahil ve idealsiz olmalari meslek ahlakina aykiridir. Katiplerin agzi siki avukatlarla doktorlarin kisilerini sirlarina saygi göstermeleri de meslek ahlaki gereklerindendir.
Bununla beraber bu mesleki ahlaklarin yaptirimlari da vardir. mesleki görevlerin bu yaptirimlari her meslek örgütüne özel olarak bulunmasi gereken "Haysiyet divanlari" dir.Fertlerin meslek uzmanlarina karsi hayatlarini onurlarini özgürlük ve çikarlarini koruyacak tek yaptirim iste bu mesleki ahlaka ait örgütlerden ve yönetmeliklerden ibarettir. Bunlar var olmadikça farkli meslekler arasinda gerçek bir dayanisma var olamaz. simdi yukaridaki sözler özetleyelim:Milli birligin güçlendirilmesi sosyal düzenin ve ilerlemenin milli özgürlük ve bagimsizligin temelidir. Milli birligi güçlendirmek için de: vatani medeni mesleki ahlaklarin güçlendirilmesi yükseltilmesi gerekir.Milli kültürümüzün bilinçli bir hale gelip yükselmesi için ne gibi örgütler gerekir? Önce milli kültürümüzü saklanmis oldugu gizli köselerden aydinlarin gözleri önüne koyacak olan arama kurumlarina gerek vardir. Bu görevi yerine getirecek kurumlar sunlardir: Milli Müze Etnografya Müzesi Milli Arsiv Milli Tarih Kütüphanesi istatistik Genel Müdürlügü.
1) Türk halkinin estetik dehasinin canli olarak gösteren ve fakirlik yüzünden eski Türk evlerinden parça parça çikarilip bedestenlerde satilan perdeler halilar sallar ipekli kumaslar eski marangoz ve demirci isleri çiniler güzel yazi levhalari tezhipli kitaplar güzel çiltler güzel yazili Kuran-i Kerim'ler milli tarihimizin belgeleri olan eski paralar vesaire vesaire... hep yabancilar tarafindan satin alinarak Avrupa'ya ve Amerika'ya tasinmaktadir. Bunlarin disariya çikarilmasinin önüne geçecek bir yasami olmadigi gibi bunlarin satin alarak milli sanat asiklarinin gözleri önüne koyabilecek milli bir müzemiz de yoktur. Gerçi Topkapi Sarayi'nda büyük bir müzemiz vardir. Fakat buna " Kültür Müzesi" demekten ziyade "Medeni müze" adini vermek daha uygundur. Çünkü bu müze Türk kültürüne ait milli eserlere ikinci derecedeki önemi milletlerarasi degere sahip eserlere vermistir. Bu iddiamizin kaniti sudur ki simdiye kadar yurdumuzdan sandik sandik çikarilan Türklere özgü güzel eserlerin kaçirilmasina engel olmamis bedestenlerde satilan bu güzel eserler satin alip saklamaga çalismamistir.
Bu sözlerimizden müzemizin dahi bir kurucusu olan Hamdi Bey merhumun degerce çük büyük olan yardim ve hizmetlerinin inkar ettigim sanilmasin. Abdülhamid devrinin her türlü güçlüklerine ragmen sirf kendi girisim ve çabasiyla bilim bakimindan gayet degerleri bir müzeyi yoktan var eden Hamdi Bey'i takdir etmemek büyük bir nankörlüktür. Büyük kardesinin bu kendi eserini zenginlestirerek koruyan Halil Bey efendiyi yüceltmemek de yine nankörlük olur. Bundan basak bu müzede eski Türk paralarinin ve geleneklerine dair birçok milli yadigarlarin varligini da kimse inkar edemez. su kadar var ki milli bir müzenin görevi milli eserlerin milyonda birin toplayip da geri kalanlarinin yabancilara kaptirmak degildir. Hamdi Bey müzenin bilim medeniyet ve milletlerarasi degerleri oldukça yüksek olabilir; fakat milli kültüre ait deger öteki degerlerine oranla çok asagidir. Hatta bu bakimdan Vakiflar Müzesi'ndeki esyanin hemen hepsi Türk kültürüne ait eserler oldugu için bu müze öncekinden daha degerli görülebilir.
Bu ifadelerden anlasiliyor ki bugün bizde gerçek bir Türk müzesine gerek vardir. Bu Türk müzesi Türlere ait güzel eserleri satin alabilmemiz için yeter derecede bir ödenege sahip olmali ve her sehirde arayicilari bulunmalidir. Ayni zamanda. Yurdumuzdan bütün eski eserlerin ve güzelliklerin disari çikarilmasini siddetle yasak eder bir yasa yapilmalidir. Vakiflar Müzesi de il Vakiflar memurlarini çalistiracak olursa vakif binalarin kalintisi ve yipranmis esyasi arasinda daha birçok degerli anitlar bulunabilecektir. ileride bu üç müze birleserek tek bir müze halini de alabilir. Herhalde simdilik yalniz Türk kültürüne ait eserleri toplayacak milli bir müzeye siddetle gerek vardir.
2) Etnografya Müzesi'nin hali milli müzeninkinden baskadir. Milli müze milli tarihimizin müzesidir. Etnografya Müzesi ise milletimizin bugünkü hayatinin müzesidir. Bugünün geçmisten farkli ne ise Etnografya Müzesinin de milli tarih müzesinden farki odur.Etnografya Müzesi öncelikle milletimizin bugün çesitli illerde kazalarda sehirlerde köylerde obalarda kullanmakta oldugu bütün esyayi toplayacaktir. Bu toplanan esyadan her türlü sirasiyla en ilkel biçimden en gelismis biçimine kadar bir gelisim sirasi halinde dizilecektir. Mesela ayakkabi türünü alalim: Bunun en ilkel biçimi olan çariktan baslayarak en gelismis içimi olan zarif 2fotinlere kadar bütün gelisim asamalari dereceli bir dizi halinde siralanacaktir. Basa giyilenler erkek ve kadin elbiseleri eyer takimlari çadirlar yataklar v.d. hep böyle gelisim siralari ile dizilecektir. Evlerin oldugu gibi tasinmasi mümkün olmayan ve sair büyük binalarin küçük modelleri yapilacaktir. Köy sehirprü cami gibi manzaralarin fotograflari aldirilacaktir.
Fakat Etnografya Müzesi'nin toplayacagi seyler yalniz bu gibi maddi esya ile sinirli degildir. Halk içinde hala yasamakla bulunan peri masallarini kosmak ve destanlari mani ve tekerlemeleri atasözlerini ve bilmeceleri fikra ve menkibeleri sehir sehir köy köy arastirmalar yaptirarak toplanmak görevi de Etnografya Müzesi'ne aittir. Ayni zamanda her nahiyenin konustugu Türk agizlarina ait özel kelimeleri özel fonetigi özel gramer ve sentaks kurallarini da toplayacaktir. Bunlardan baska halk arasinda "tandirname ahkâmi" veyahut "keçe kitap" adlari verilen ve hala tahsilsiz kadinlarla bilgisiz halk arasinda inanilmakta bulunan eski bos inanislari ve bunlara bagli bulunan ve içine büyükçülük de karisan dini törenleri de toplayacaktir. Mesela bu inanislardan birine göre her insanin kendisine özel bir perisi vardir ki sahibinin kirikli oldugu zamanlarda sonra derece azginlasarak tehlikeli bir durum alir. insanlar asagidaki üç halde kirkli olurlar:
1) Bir çocuk dünyaya geldigi zaman çocukla beraber annesi ve babasi kirkli olurlar. 2) Bir evlenme oldugu zaman hemen gelin hem de damat kirkli olurlar. 3) Bir adam oldugu zaman onunla ayni evde yasayan bütün yakin akrabalari kirkli olurlar.Kirklilarin yerine getirmege dikkat etmeleri gereken birtakim sihri - dini törenler vardir: Mesela iki kirkli kadin - bunlar ister ayni nedenden ister ayri nedenlerden kirkli olmus olsunlar bir odada rastgele birlesirlerse mutlaka öpüsmeleri gerekir. Öpüsmezlerse perileri birbiriyle kavga ederler: perilerden biri bu kavgada yaralanirsa yahut ölürse ayni durum sahibine de yansiyacagindan bu töreni gerçeklestirmekte büyük tehlike vardir. Yine iki kirkli insan biri digerinin üstünde bulunan iki odada yatamazlar.
Tandirname'ye göre her adamin bir perisi oldugu gibi her evinde bir perisi vardir. Ev perisi evin temiz tutulmamasindan öfkelenir. Bu öfkelenme aileye zarar vereceginden ev kadini evin her tarafini temiz tutmaga dikkat eder. Demek ki bu batil inançlar içinde yararli olanlar da vardir. Etnografya Müzesi bunlardan baska her ildeki fonetik ile halk melodilerini ya fotograf aletiyle yahut nota yöntemiyle kaydeder. Demek ki Etnografya Müzesi'nin mutlaka bir fotografçisi ve bir notacisi olmalidir. Masal toplayanlar herkesten dinledikleri masallari gelisi güzel almamalidirlar. Masalci adi verilen birtakim ihtiyar kadinlar veya erkekler vardir ki bunlar masallari gelenekten gelen deyimlerle ve güzel üsluplarla anlatirlar. Böyle geçek bir masalci ele geçirilirse onun anlatacagi bütün masallar aynen alinmalidir. Çünkü milli masallar ancak böyle her deyimi bir kurum olan masallardir. Kosmalar türküler ve nagmeler de gerçek saz sairlerinden alinmalidir.
Nasreddin Hoca'ya Karagöz'e incili Çavus'a Bekir Mustafa'ya Bektasilere ait fikralar da onlari iyi bilenlerden ögrenilmelidir. Milletlere ve mesleklere ait taklitler meddahlardan alinmalidir. Tandirname inanislari onlara henüz inanmakta bulunan okuma-yazma bilmeyen kadinlardan sorulmalidir. Her yerin diyalektine ait incelemeler de yerlerinde yapilmalidir.
3) Milli Arsiv bakanliklarin gizli olan özel arsivlerinden baskadir. Milli Arsiv artik hükümetle ilgisi kalmamis eski yazili belgelerin hazinesidir ki milletin tarihçileri ve bilim adamlari için siniflandirilmis bir biçimde düzenli bir yönetim altinda göz önüne koyulurlar. Ne yazik ki gerek Babiali'ye ve Disisleri Bakanligi'na gerek Defter-i Hakani'ye Vakiflara ve fetvahane'ye ait eski yazili belge mahzenleri simdiye kadar ne bir araya toplanmis ne siniflandirilmis ne de korunmalarina özen gösterilmistir. Milli tarihimizin en dogru belgeleri olan bu yazili belgelerden en önemlileri asirilarak Avrupa kütüphanelerine tasinmaktadir.Diyarbakir gibi bazi eski il ve eyalet merkezlerinde oldukça degerli olan eski yazili belgelerin bakkallara satilarak paket kagidi olarak kullanildigi gerçektir. Görülüyor ki milli bir arsivin de kesinlikle hizla kurulmasi gereklidir.
4) Milli Tarih Kütüphanesi de Genel Kütüphaneden baskadir. Genel Kütüphane bilimin edebiyatin her dalina ait kitaplari içine almalidir. Milli Tarih Kütüphanesi ise yalniz milli kültürümüzü olusturan kurumlara ait tarihleri ve tarihi kaynaklarla belgeleri içermelidir. Bu kitaplar ve belgeler dinimizin ahlakimizin hukukumuzun felsefemizin edebiyatimizin müzigimizin ekonomimizin askerligimizin politikamizin bilimimizin ve fenlerimizin tarihlerini ve belgelerini tümüyle bir arada bulundurmalidir. O halde ki bu tarih dallarindan herhangi birinin tarihini yazmak isteyen bir tarihçi gerekli gördügü bütün kaynaklari ve belgeleri bu kütüphanede hazir bulabilsin.
5) istatistik Genel Müdürlügü de her Bakanligin kurdugu özel istatistik örgütlerinden baskadir. Çünkü her bakanligin kurudugu istatistik örgütü yalniz kendi resim islemlerini gerek duydugu istatistigi rakamlara önem verir. istatistik genel Müdürlügü ise milli kültürün meydana çikmasi için gerekli olan ve milli hayatin bütün dallarini içine alan genel bir istatistik örgütüdür. Avrupali bir uzmanin yönetiminde bulunacak olan genel istatistik müdürlügü kurulduktan sonra bakanliklara ve diger resmi olmayan kurumlara bagli bütün istatistikle ilgili örgütün onun yönetimi altina verilerek hepsi ayni yöntem ve sistem içinde çalistirilacaklardir. iste ancak böyle merkezi bir uzmanlik dairesine mensup bütün alanlari kavrayan bir istatistik örgütü olustktan8 sonradir ki memleketimizde istatistigi rakamlarda sosyal eksiklerimizin ve yeteneklerimizin anlasilmasi mümkün olur. Uygulanana reformlari ve yeniliklerin toplum için zararli olduklari da ancak böyle esasli istatistik defterlerinin hazirlanmasindan sonra bulunur ve incelenebilir.
Milli kültürün bu saydigimiz örgütlerin sadece milli kültürü arayip bulmaga yarayanlardir. Milli kültürün baska birtakim kurumlari da vardir. Bunlarin görevi de milli kültür aranip bulunduktan sonra Avrupa Medeniyeti'nin onun çesitli dallarina asilanmasindan ibarettir. Bu görevi yerine getirecek kurumlarda sunlardir: Türk Üniversitesi Türkiyat Enstitüsü'dür. Bunlardan örnek olarak konservatuari alalim: istanbul'da var olan Darüllelhan (Konservatuar) dümtek usulün yani Bizans müziginin konservatuaridir.Bu kurum ilkel unsurlari halkin içten melodilerine kendisinin gösteren ve Avrupa Müzigine uyularak armonize edildikten sonra modern ve Batili bir nitelik kazanacak olan gerçek Türk Müzigine hiç önem vermemektedir. simdiki Darülbedayi (sehir Tiyatrosu) de ayni durumdadir. Çünkü tiyatronun ilerlemesi en çok güzel Türkçe'yle halk ölçüsünün kabulüne bagliyken var olan sehir tiyatrosu bu esaslari yeterli derecede deger vermemektedir. Buna göre bu iki kurumun Türk Konservatuari ve Türk Tiyatrosu haline getirilmeleri de gerektir.
Var olan kurumlar içinde Türk kültürüne yardimci olan yalniz üniversitedir. Üniversitenin Edebiyat Fakültesi adeta Milli Kültür fakültesi demek oldugundan milli kültürü en çok yükselmege çalisan bu kurumdur. Türkoloji Enstitüsü'ne gelince bugün böyle bir kurumu en gelismis bir biçimde olusturma imkani vardir. Çünkü Avrupa'nin çesitli milletlerinde Türkoloji için canini adamis büyük Türkologlari ve enstitüye üye sifatiyla almak mümkündür. Avrupali Türkologlarla yerli Türkologlarimizdan kurul bir enstitü olusturulursa bu kurul hem milli kültürün hazinelerini arayabilecegi hem de milletlerarasi akademiler alaninda ilmi bir otorite kazanacaktir.
__________________
"Güven" Çok İnce Bir Çizgidir.

Onu Kalınlaştırarak Kırılmasını Engelleyen Tek Şey
"İki Taraflı" Olmasıdır.

[Üye Olmadan Linkleri Göremezsiniz. Üye Olmak için TIKLAYIN...]
Dikkat !!! Kopyala Yapıştır Özelliğini Sadece Üyelerimiz Kullanabilir. Üyelik Ücretsizdir.. Ayrıca Üyelerimiz Forumdan Tamamen Reklamsız ve çok daha hızlı şekilde yararlanabilir.
KARAHAN isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
Yeni Konu aç Cevapla
Etiketler: , ,


Etiketler
esaslariziya, gökalp, türkcülügün


Konuyu Toplam 2 Üye okuyor. (0 Kayıtlı üye ve 2 Misafir)
 
Seçenekler
Stil

Yetkileriniz
Konu Acma Yetkiniz Yok
Cevap Yazma Yetkiniz Yok
Eklenti Yükleme Yetkiniz Yok
Mesajınızı Değiştirme Yetkiniz Yok

BB code is Açık
Smileler Açık
[IMG] Kodları Açık
HTML-Kodu Kapalı
Trackbacks are Açık
Pingbacks are Açık
Refbacks are Açık


Benzer Konular
Konu Konuyu Başlatan Forum Cevaplar Son Mesaj
Türkçülügün Esaslari zekeriya ergin Ülkücü Hareket 1 14-Temmuz-2010 00:50
Ziya Gökalp’ın İstemediği “Boşolar”… Abdullah 03 Yazarlarımız 0 13-Mayıs-2010 15:43
Türkcülügün Esaslari zekeriya ergin Ülkücü Hareket 0 28-Ekim-2009 16:55
Ziya Gökalp (1876 - 1924) TürkKizi T-U-Ü-V-Y-Z 5 13-Ekim-2009 19:22
Ziya Gökalp büyükturan Türk Büyükleri & Hükümdarları 1 17-Ağustos-2009 16:22


Search Engine Friendly URLs by vBSEO 3.3.2