Peter Paul Rubens - Hektor'un öldürülüşü
Prof. Dr. Stefanos Yerasimos’un Toplumsal Tarih dergisinde yayımlanan “Rönesans Aydınlarının Türklere bakışı” başlıklı makalesi
Rönesans döneminde -ya da kabaca matbaanın bulunuşundan 1600 yılına kadar- belli başlı Avrupa dillerinde Türkleri konu edinen binlerce kitap ve broşür yayımlanmıştır. Bunun nedeni Türklerin Avrupalılar tarafından bir tehdit olarak algılanması ise de

amaç yalnızca kötülemek ya da onların ortadan kaldırılmasının yollarını araştırmak değil

bu ilk tepkilerin ötesinde Türkleri değerlendirmek

anlamak

dolayısıyla da kendilerini bu tehlikeli komşuluğa alıştırmak olmuştur. “Barbarlık” ve “kâfirlik” damgasını vurarak dışlamaya çalışan yüklü bir edebiyatın yanı sıra

Rönesans aydınlarının önemli ve seçkin bir bölümü

Türkleri kendi zihinsel evrenlerine çekip Batı’nın tarihsel ve ideolojik algılamalarıyla irdeleyerek bir biçimde ehlileştirmeye çalışmışlardır.
Türklerle Haçlı seferleri sırasında karşılaşan ve onların Orta Asya kökenli olduklarını bilen Avrupalı tarihçiler

14. yüzyılda onlara yeni bir köken arayacaklardır. Osmanlıların Avrupa kıtasına geçtikleri 1354 yılında ölen Venedik doçu ve tarihçisi Andrea Dandolo şöyle yazmaktadır:
Türklerin vatanı Kafkas dağlarının arkasındadır

kökenleri Truvalılar kralı Priamos’un oğlu Troilos’un oğlu Turkos’a dayanmaktadır. Turkos

kentin alınmasından sonra yandaşlarının büyük bir bölümüyle bu yörelere sığınmıştır.1
Bundan böyle

Rönesans bilginleri Türklerin Truvalı kökenlerini tescil edeceklerdir. Türkler

Batı tarih kurgusunun kökenini oluşturan Yunan mitolojisine bağlanıp “bizden biri” olmakla kalmıyor

aynı zamanda Roma İmparatorluğu’nun son kalıntısı Konstantinopolis’i alacak olanlar

Roma’nın kurucusu Aeneas’la akraba oluyordu. Böylece de imparatorluk yok olmayıp aynı ailenin içinde kalıyordu.
Ortaçağdan beri ve Fransa krallarından başlayarak birçok Avrupa hanedanı

kendilerini Truva savaşının kahramanlarına bağlamak

böylece Batı’da Roma İmparatorluğu’nun devamı sayılan Kutsal Roma-Cermen İmparatorluğu’nun başındaki Alman prensleriyle boy ölçüşmek istemişlerdir; ancak burada Truva kökenini kendilerine yakıştıran Türkler değil

Avrupalıların kendisidir.
Durum aslında daha da karmaşıktır

çünkü Truva

Yunanlılarla Truvalıların savaşı ile ünlenmiştir. Bu savaşta Truvalılar yenilmiş

ancak Aeneas’la birlikte kurtulan bir grup Roma’yı kurmuş ve Roma zamanla genişleyerek Yunanlıları yenmiş

Truva’nın intikamını almıştır. Oysa Roma İmparatorluğu doğuya kayıp Konstantinopolis’i başkent yaptıktan sonra Yunanlaşmış

iktidar yeniden Yunanlılara geçmiştir. Bu defa ise Asya’nın derinliklerine sığınmış başka bir Truvalı grup

Türkler

geri dönerek ikinci intikamı alacaktır. İstanbul’un fethinden önce bu yorumun son Bizanslılar arasında yerleşmiş olduğunu görüyoruz. Kente 1437 yılının sonunda gelen Katalan Pero Tafur

burada herkesin ağzında olan bir sözü not ediyor: “Türkler Truva’nın intikamını alacaktır.”2
Truva-Yunan savaşı aynı zamanda Doğu ile Batı’nın

Asya ile Avrupa’nın birbirleriyle verdikleri mücadelenin ilk nüvesini oluşturmaktadır. Truvalı-Türklerin dönüşü de Asyalıların zaferini müjdelemektedir. Böyle bir yorum ise

Fatih’in tarihçisi Kritovulos’a göre

padişah tarafindan da benimsenmiştir. 1462 yılında Midilli’yi kuşatmaya giden II. Mehmed

Truva’da durup Homeros’ta adı geçen kahramanların mezarlarını aramış ve şöyle demiştir:
Tanrı

yıllarca sonra olsa bile

bu kentin ve bunda yaşayanların intikamını bana nasip etmiştir. Eskiden bu kenti yıkan Yunanlıların

Makedonyalıların

Tesalyalıların

Moralıların çocukları

sayemde

uzun yıllar geçtikten sonra

biz Asyalılara karşı o dönemde ve ondan sonra da sık sık yaptıkları haksızlıklardan dolayı hak ettikleri cezayı bulmuşlardır.3
İki yüz yıldan beri Venedik ile İstanbul arasında dolaşan bu söylentinin Fatih Sultan Mehmed’in kulaklarına kadar gelmesi ve onun tarafından da benimsenmesi doğaldır. Kendisi de gençliğinden beri bu kültürü tanımış ve kahramanlarından biri olmak istemiştir. Troya’yı ziyaret ettiği dönemde kütüphanesi için İlyada’nın Yunanca bir kopyasını yaptırmış

4 ertesi yıl

kendisi ile İstanbul’da görüşen Floransalı Benedetto Dei’ye

“aynı zamanda İskender ve Kserkses

Kartacalı Hannibal ve Afrikalı Scipion

Pyrhus ve bugüne kadar gelip geçmiş binlerce hükümdar” gücünde olmak istediğini anlatmıştı.5
Böylece

Türklerin ortaya çıkması ve Anadolu ve Antik Yunan topraklarını ele geçirmesi

Rönesans Avrupa’sı tarafından

Truvalıların dönüşü olarak yorumlanmıştır. Ancak Osmanlı devletinin Avrupa içlerine ve Akdeniz’in batısına ilerlemesi Truva benzetmesini yetersiz bırakıyordu. Truvalıların bu yeni kolu

Yunanlılardan intikam almakla yetinmeyip

ağabeyleri Romalılar gibi yeni bir imparatorluk kurarak Roma’nın devamcısı olma yolundaydı. 1513 ile 1519 yılları arasında Romalı tarihçi Titus Livius’un yapıtı üzerine yorumlar yazan İtalyan düşünürü Niccol• Machiavelli şöyle der:
Roma mülkünü tümüyle elde tutacak bir imparatorlugun türememesine karşin

en azindan bu topraklarin güzel bir erdem içinde yaşayan milletler arasinda paylaşilmiş oldugu görüldü. Franklarin

Türklerin

Misir sultaninin ve günümüzde Almanya halklarinin kurmuş olduklari imparatorluklar bunlarin arasindadir.6
Bu satirlarin yazildigi sirada gerçekten de Türkler

Roma Imparatorlugu’nun mirasçisi olabilecek adaylardan yalnizca biridir. Ancak bu arada

Machiavelli’nin siraladigi diger adaylardan birini

Misir’daki Memlûkluları ortadan kaldıracaklar ve yazarın notlarının basıldığı 1531 yılında

Viyana kapılarını aşındırmış olacaklardır.
Machiavelli’nin yukarıdaki alıntısında geçen “erdem” (virt) sözcüğü

İbn Haldun’un Mukaddime’sinde geliştirilmiş olan “asabiyyet” kavramı ile eşdeğerdir ve bir topluluğun iktidarı ele geçirip diğer toplulukları yönetimi altına alması ve bir devlet ya da imperium (imparatorluk) kurabilme kabiliyetini ifade etmektedir. Böylece

Avrupa’da Türk baskısı arttığı sürece

Türk karşıtı

propaganda niteliğinde

geniş kitlelere yönelik bir edebiyatın yanı sıra

seçkinleri ilgilendiren ve adeta büyüleyen

Türklerin Roma İmparatorluğu’nun bir zamanlar egemenliğinde bulundurduğu toprakları yeniden birleştirme olasılığı ve kabiliyetleri olmuştur.
Bu düşünce akımı Francesco Sansovino ile doruğuna ulaşacaktır. Babası ünlü mimar Jacopo Sansovino

Venedik’e San Marco kütüphanesini yapmak için gelmiş ve oğlu bu kente yerleşmiştir. Francesco yazarlık ve editörlük yaparak hayatını kazanmış

yüzlerce cilt kitabı derlemiş ve yayımlamıştır. Bunların arasında Türklerle ilgili yedi tane kitabı vardır ve en önemlisi olan birincisi 1560′ta yayımlanmıştır. 1560 yılı Türklerin Akdeniz’deki ilerlemeleri bakımından bir dönüm noktasıdır: O yıl Cerbe deniz savaşında İspanyol donanması yenilmiş ve Türklere Batı Akdeniz yolu açılmıştır. Sansovino Türkler konusunda yazılanları derleyip yayımlamayı düşünür; çünkü o tarihe kadar en azından İtalya’da böyle bir külliyat meydana getirilmemiştir. 1550′li yıllarda Venedikli Giovanni Ramusio’nun üç büyük cilt halinde yayımlamış olduğu seyahatler küllliyatında doğrudan Türklere ait bir şey yoktur. Yakın komşu konumunda olan Türkler yeni keşfedilen ülkeleri tanıtmaya yönelik seyahat edebiyatının bir parçası sayılmadıklarından

yayın alanındaki bu boşluğu doldurmak Sansovino’ya düşer. Yazar-yayıncının amacı o andaki okuyucularının beklentilerini yanıtlamak

Türkler konusunda bilenenlerin ve düşünülenlerin bir sentezini yapmaktır. Ondan önce uzak ülkeler için Ramusio’nun yapmış olduğu sentez

seyahat edebiyatının bir bölümünü oluşturduğu coğrafya türüne girer. Burada gidilecek

görülecek

alınacak yerler söz konusudur. Türklerin elindeki ülkeler ise ortak bir geçmişin parçasıdır ve Türkler konusundaki bilgiler ortak bir geleceğin kaygısını taşımaktadır. Bundan dolayı “Türk bilgisi” coğrafyaya değil tarihe girer ve Sansovino bir tarih kitabı derleyecektir.
Kitabın başlığı

“Türklerin Kökeninin ve İmparatorluğunun Evrensel Tarihi Konusunda”dır (Dell’Historia Universale dell’Origine et Imperio de’ Turchi). Bu isim üzerine durmak gerekir. Yukarıda belirttiğimiz gibi

Sansovino bir tarih kitabı sunmaktadır; ancak bu bir “evrensel tarih”tir ve böyle olmakla birlikte genel bir evrensel tarih değil

Türklerin evrensel tarihidir. Daha doğrusu evrensel tarihin Türklere ait olduğu ilan edilmektedir. Zaten imperio sözcüğü de buna gönderme yapmaktadır; çünkü “imparatorluk” olarak çevirdiğimiz sözcük

aslında “mutlak iktidar” anlamındadır ve bundan dolayı imperium tek ve paylaşılmazdır. Doğu Roma

yani Bizans imparatorları

Charlemagne ve ondan sonra gelen Kutsal Roma-Cermen hükümdarlarının imparatorluk vasıflarını tanımak istemedikleri gibi

Osmanlı padişahları da bu geleneği sürdürmüşler ve özellikle Historia Universale’nin yazıldığı yıllarda

Kanuni Süleyman

Charles Quint’i Alman imparatoru olarak değil

yalnızca İspanya kralı olarak tanımakta ısrar etmiştir. Yapıtın üçüncü baskısından başlayarak ifadeyi göreceli kılan

“konusunda” olarak çevirdiğimiz

“della” sözcüğü başlıktan çıkarılacak ve konu bundan böyle kuşku kaldırmayacak bir biçimde “Türklerin evrensel tarihi” olarak belirlenecektir.
Üç fasikül halinde 1560-1561 yıllarında yayımlanan Historia Universale’nin birinci baskısının girişinde

Sansovino

kitabın amacını şöyle anlatmaktadır:
Yeterli bilgilere sahip olduğumuz dünya devletleri arasında

Türk hükümdarının devletini her zaman en fazla saygınlığa layık olduğunu düşündüm

halkının büyük itaatinden ve tüm Türk milletinin mutlu talihinden dolayı. O denli kısa bir dönemde ne biçimde ve nasıl bir kolaylıkla büyüyüp o denli bir ün ve şöhrete vardığını görmek hayret edilecek bir durumdur. Eğer kökenlerini araştırırsak ve dikkatli bir biçimde iç ve dış işlerini gözden geçirirsek

gerçekten Romalıların ordu disiplininin

itaatinin ve talihinin

bu devletin yıkılışından sonra

bu ırka geçmiş olduğunu söyleyebiliriz.
Burada “talih” olarak çevirdiğimiz ve iki defa geçen fortuna sözcüğü

aslında bugün Türkçede ancak “devlet kuşu” gibi tabirlerde kullanılan “devlet” sözcüğünün eski ve asil anlamını karşılamakta

“refah”

“saadet” ve “nimet” kavramlarıyla eşdeğer olmaktadır. Fortuna ile birlikte iki defa kullanılan obbedienza

yani itaat

Türklerin başarısının iki anahtarını ve aynı zamanda Roma ile Türk imparatorlukları arasındaki benzerliğin ve devamlılığın eksenini vermektedir. Ancak bir ilahi lütuf olan “devlet”

Türklerin şeflerine olan itaati ve buna eşdeğer olarak kullanılan askeri disiplinleri sayesinde elde edilmiştir.
İlk baskısı 1571′de yapılan ve Historia Universale’nin bir eki olarak Türk tarihinin kronolojik dökümünü içeren Annali Turcheschi’ye yazmış olduğu girişte

Sansovino

bu konuya biraz daha açıklık getirir:
Türk milletinin büyuklüğünün ve gücünün büyük bir saygıya layık olduğunu her zaman savundum

çünkü çok eskiden beri var olan ordu kurumlarına ve sivil düzenlerine bakıldığında

durumlarından kaba saba birileri olmadıkları

aksine değerli kişiler oldukları görülüyor. Ordu konusunda

bizimkilerden kimlerin Türklerden daha disiplinli ve Roma düzenine daha yakın olabileceklerini göremiyorum. Bunlar adı geçen Romalıların mirasçısı olarak sefer sırasında çok az şeyle yetinirler

zor işlerde çok sabırlıdırlar

şeflerine itaat ederler

fetih amaçlarını inatla izlerler

savaş hilelerinde ustadırlar ve sonuçta askeri işleri o denli sebatla yürütürler ki kazanmak ve hükmetmek için hiçbir zorluk karşısında yılmazlar. Barış düzenine ait şeylere gelince

kavgacı insanların karışık zihinlerinden doğan tüm dava hilelerini bozarak ve başkalarının anlaşmazlıklarını çabucak kendi çıkarlarına uygun bir biçimde çözerek

bu mutlak adalet biçimi ile halklarını hoşnut ederler. Bundan dolayı

birkaç yıl önce

yapmış oldukları şeyleri Türklerin Kökeninin ve İmparatorluğunun Evrensel Tarihi adlı epeyce doğru bir kitapta topladım. Amacım

dünyanın bunları görerek ve okuyarak bu adamların güçlerinin temelini öğrenmesi ve dolayısıyla

bir bozkır yangını gibi ilerleyen ve bundan böyle başımıza felaketler getirip Hıristiyanlığın son kalıntılarını yakacak olan

dizginsiz kargaşalarına bir çare bulabilmesidir.
Aynı zamanda İnebahtı savaşının yılı olan yeni bir Osmanlı-Venedik savaşının üçüncü yılında yayımlanan bu metinde Sansovino’nun bir “Türk dostu” olması beklenemezdi; ayrıca 16. yüzyıl Venedik’inde “Türk dostluğu”nun ne anlamı olabilirdi? Sansovino

yalnızca hasmının iyi ve doğru tanınmasının gerekliliğine inanan bir Rönesans aydınıdır

ancak bu tanıma gayreti hayranlık mertebesine eriştiğinde

Dalmaçya kıyılarından Kıbrıs’a kadar uzanan bir cephede karada ve denizde iki milletin kıran kırana savaştığı günlerde bile bu hayranlığın açıkça dile getirilmesine Venedik’teki ortam engel değildir. Aynı biçimde

İstanbul’da elçilik yaptığı sürenin en büyük bölümü ev hapsinde geçecek olan

Venedik balyozu Marcantonio Barbaro

Kıbrıs’ı ve Dalmaçya kıyılarının önemli bir bölümünü Türklere bırakan 1573 Osmanlı-Venedik barışından -ve dolayısıyla İnebahtı’dan- sonra

memleketine döndüğünde

senatoya okuduğu raporda şu sonuca varmaktadır:
Ulu prens ve eşsiz senyörler

madem ki Tanrı’nın izniyle

Osmanlı imparatoru

sürekli zaferler sayesinde bunca eyaleti ele geçirmiş

bunca krallığı kendisine bağlamış ve dolayısıyla kendisine tüm dünyada dehşetli bir ün kazandırmıştır

sonunda evrensel krallığa ulaşmasının olasılığını göz önünde bulundurmamız akılsız bir davranış olmayacaktır.7
Historia Universale’nin ikinci baskısı 1564

üçüncü baskısı 1568′de yayımlanır. Artık Türkler konusunda bir klasik olmuştur ve etkileri görülmeye başlar. 1566′da Tarihin Yöntemi adlı yapıtını yayımlayan Fransız düşünür Jean Bodin aynı temayı işler:
Almanya hükümdarı Türklerin padişahıyla nasıl boy ölçüşmeye kalkışabilir ve kim bu sonuncudan daha fazla mutlak kraliyet unvanına hak iddia edebilir?… Gerçekten de

eğer bir yerlerde imparatorluk ya da gerçek bir mutlak kralllık adını taşıyabilecek bir güç varsa

bu güç padişahın elindedir… En doğrusu Roma İmparatorluğu’nun mirasçısı olarak Türklerin padişahını düşünmektir; çünkü imparatorluğun başkenti olan Bizans’ı Hıristiyanların elinden aldıktan sonra

İranlılardan Babil yöresini fethetmiş ve Roma’nın eski eyaletlerine Tuna ötesi ve Dinyester nehrine kadar olan memleketleri eklemiş ve tüm bu yöreler bugün elindeki toprakların en büyük bölümünü oluşturmaktadır.8
Memleketi Türk tehlikesinden uzak ve asıl düşmanı Alman imparatoru olan Fransız yazarının amacı daha politiktir. Otuz yıldan beri Almanya’ya karşı Fransa’nın bağlaşığı olan Osmanlı padişahını Roma’nın mirasçısı ilan etmenin asıl faydası

gücünün temelini oluşturan o unvanı Alman imparatorundan esirgemektir. Bununla birlikte yazarın bu davranışı

Osmanlı devletinin

o dönemden beri Avrupa politikasının bir parçası olduğunun kanıtıdır.
1573′te Osmanlı-Venedik barışını fırsat bilen Sansovino Historia Universale’nin dördüncü

Annali Turcheschi’nin ikinci baskısını yapacaktır. Aynı zamanda birinci yapıta Malta kuşatmasını

Zigetvar seferini

Kıbrıs’ın fethini ve İnebahtı savaşını anlatan bölümler ekleyecektir. Böylece baskıdan baskıya yapıtın hacmi artmaktadır. Üçüncü baskıda 430 yaprak olan kitap

dördüncü baskıda 471 yaprağa ulaşır. Sansovino’nun yürüttüğü son baskı olan beşinci baskı

Osmanlı-İran savaşları dönemine rastlar ve 504 yapraktır. Altıncı baskı ise Osmanlı-Avusturya savaşının ortalarında

1600′de yayımlanır

İran ve Avusturya savaşlarının eklenmesiyle 557 yaprağa ulaşır.
Yedinci ve son baskı yarım yüzyıldan uzun bir aradan sonra 1654′te

yeni ve uzun bir Osmanlı-Venedik savaşının ortasında yayımlanır. Hacmi artık tek bir cilte sığmadığından ikiye bölünmüştür. Birinci cilt 471 yapraktan

ikincisi 522 sayfadan oluşur ve buna Sultan İbrahim döneminin sonuna kadar (1648) getirilen Annali Turcheschi

yani Osmanlı tarihi eklenir.
Girit’in fethi ile sonuçlanan 25 yıllık Osmanlı-Venedik savaşı

Rönesans düşünürlerinin geliştirdiği ve Sansovino’nun yaymış olduğu Romalılar-Türkler benzetmesinin de sonunu getirecektir. 1669′da imza edilen barıştan sonra İstanbul’a gelen Venedik balyozları

ısrarla “Doğu despotizmi” motifini işleyecekler ve bu tema hızla Avrupa’da yayılacaktır. Bu görüş açısının değişmesinin nedenleri karmaşıktır: Bir yandan Aydınlanma ile Avrupa’da özgürlük kavramının gelişmesi

öte yandan Osmanlı İmparatorluğu’nda düzenin bozulmasıyla aradaki mesafenin giderek açılması. Ancak

aynı zamanda

gücü ile Rönesans aydınlarını hayran bırakan Osmanlı devleti gücünü kaybettiği ölçüde

Batı’nın hayranlığı küçümsemeye ve hatta nefrete dönüşmüştür.
Sonuç olarak

dinsel şemalardan kurtulmaya çalışan Rönesans aydını Türklere yalnızca Hıristiyanlık-Müslümanlık açısından bakmakla yetinmemiştir. Yeniden örneğimize dönecek olursak

Sansovino’nun Historia Universale’sinin ilk baskısının giriş bölümünü oluşturan “Muhammed’in Hayatı” üçüncü baskıda çıkarılır

dördüncü baskıda yeniden eklendikten sonra

bundan sonraki baskılarda yok olur. Böylece

Türkleri aşılmaz bir karşıtlık çerçevesinde ötekileştirmek yerine

Batı’nın tarihsel ve ideolojik kalıpları içine sokarak irdeleme yolu yeğlenmiştir. Dolayısıyla askeri ve idari güçle birlikte mutlakiyeti temsil eden Roma modeli kolaylıkla Osmanlı devletine yakıştırılmıştır. Bunda jeopolitik de önemli bir rol oynamıştır

çünkü Osmanlı aynı coğrafyanın

özellikle Doğu Roma İmparatorluğu coğrafyasının ürünü olmuştur. Ancak bunu yapmakla

Batı

özellikle Rönesans döneminde

kendi kültürünün ve tarihinin kökeni olarak gördüğü Roma mirasından feragat etme noktasına varmakta

bu mirası dönemin en önemli hasmına

Türklere kaptırma olasılığını göze almaktadır. Aydınlanma döneminde ise

yani 17. yüzyılın ikinci yarısından başlayarak

en önemli temsilcisi Machiavelli olan

askeri ve salt politik güce dayalı devlet ve iktidar modeli

giderek özgürlük ve insan hakları kavramlarına yer vermeye başlayınca

Osmanlı düzenini ifade eden kavram

yerini

hayran kalınan “Romalı” bir güç yerine

Montesquieu gibi düşünürler tarafından bir karşı-model olarak sunulacak olan Doğu despotizmine bırakmıştır.
Görüldüğü gibi

o günden bugüne

söz konusu olan “Batı”nın Türkleri “tanıması” ya da “tanıyamaması” değil

kendi ürettiği modellere göre yorumlamasıdır. Türklere gelince

kendi Batılılaşma dönemlerinden önce

bu tartışmalardan ve yorumlardan habersiz ya da en azından kayıtsız kalabilirlerdi. Ancak Tanzimat’tan başlayarak günümüze dek süregelen Batılılaşma süreci

son tahlilde Batı düşünce biçimine entegrasyonu ifade ettiğine göre

aynı zamanda Batı’nın Türkleri algılama biçimlerine ayak uydurma zorunluluğunu da getirmektedir.
KAYNAK: Prof. Dr. Stefanos YERASİMOS